dakika dakika tekirdağ çorlu haberleri

gazete tekirdağ
ANA SAYFA   |    HAKKIMIZDA   |    GÜNDEM   |     POLİTİKA    |     EKONOMİ    |     SPOR   |     İLETİŞİM  

 

BORÇ İÇİNDE BİR DÜNYA

Ersin Dedekoca 

 

Uluslararası Finans Enstitüsü (IIF), dünya ölçeğinde kamu ve özel sektör borçlarının 226 trilyon Amerikan Doları ($)’na, tarihteki en yüksek düzeyine çıktığı açıkladı. Bir diğer anlatımla, yaklaşık 79/80 trilyon $ olarak gerçekleştiği tahmin edilen 2017 yılı dünya gelirinin (nominal/cari fiyatlarla) neredeyse üç katı ! Söz konusu oran 2000 yılında yüzde 200, yani iki katı idi.

 

 

Diğer yandan, “neo-liberal kapitalizmin uluslar üstü kuruluşu” olarak nitelenen IMF tarafından 5 Ekim’de yayınlanan Mali Gözlem Raporu (Fiscal Monitor, Debt Use It Wisely)'nda, söz konusu yüksek borç seviyesinin, küresel ekonomik büyümeyi normalleştirmenin önünde önemli bir engel oluşturduğu belirtildi. IMF, ülkelerin borçlanma oranlarını düşürmemesi durumunda, yeni krizler ve derin durgunluklar yaşanabileceği vurgulandı.

Global borç stokunun sektörel dağılımı

Dünya ölçeğinde 226 trilyon $’aulaşan borç toplamın 67 trilyon $’ı reel sektöre, 63 trilyon’ı devletlere, 55 trilyon $’ı finansal sektöre ve 41 trilyon $’ı da hanehalkına ait.

 

 

Yukarıdaki grafikten de görüldüğü üzere, 2008 Küresel Krizinden sonra sektörel borçlar farklı gelişim çizgisi izlemekteler. Dünyada hanehalkları ve finansal sektör borçlarında bir durulma göze çarpmaktadır. Devletlerin (kamu) ve reel sektörün borçları ise artmaya devam etmektedir. Büyümeyi destekleyici maliye politikalarının devreye girememesinin en büyük nedeni de, söz konusu aşırı büyüyen kamu borçları olarak görülmektedir.

 

 

BORÇLANMAYI ZİRVEYE ÇIKARAN GELİŞMELER

2008 Krizi sonrası dünyanın önde gelen merkez bankaları tarafından uygulanan “gevşek para” politikaları, söz konusu olgunun başat nedeni olarak durmaktadır. Bu politikanın, özellikle Çin ve özel sektörde bir kredi balonu yarattığı; buna ilaveten de, bazı düşük gelirli ülkelerde kamu borçlarının artmasına yol açtığı, IMF tarafından da teslim edilmektedir.

Bu bağlamda, Merkez bankalarının 2008 mali krizinden çıkışa destek vermek amacıyla faiz oranlarını düşürmeleri ve yakın zamana kadar da anılan faiz politikalarının terk etmemeleri de, yüksek düzeydeki borçlanmayı teşvik ettiğini belirtmeliyiz.

Üzerinde durulmaya değer bir diğer konu da, finans artışının sadece yüzde 15-20 arasında bir bölümünün yatırımlara harcandığı olgusudur. Kalan bölümünün, mevcut kurumsal aktifler, taşınmazlar ve/veya bireylerin hayat standartlarını sürdürmeye yönelik (tüketim) kullanılmış olması, borçların geri dönüşünde “tutar ve zaman riski” yaratabilecek nitelikte algılanmaktadır.

Bu arada, bir süredir globalde yaşanan “yavaş ekonomik büyümenin” de, hem şirketlerin hem de ülkelerin borç yükünü azaltmalarını zorlaştırdığı da bilinmektedir. Böylesi bir gelişmenin de, şirketleri harcama ve yatırımlarını azaltmaya zorlayarak, ekonomik büyümeyi daha da yavaşlatmak şeklinde bir kısır döngüyü temellediği izlenmektedir.

ÜLKE GRUPLARINA GÖRE BORÇLANMA ARTIŞI

İleri ekonomiye sahip olan ülkelerde, özel sektörün borçlanması, lineer bir doğru şeklinde olmasa da, artışını hep sürdürmüştür. Yine bu ülke grubunda yer alan ülkelerde kamu borçları da, bir kısım “geri ödenme niteliğini kaybetmiş” özel kesim borçlarının kamu tarafından üstlenilmesi nedeniyle yükseldiğini gözlemekteyiz. Gelişmiş ülkelerdeki kamu borç artışının izahı için kullanılabilecek bir diğer argüman da, son yıllarda Batı’ya doğru yaşanan göç dalgasının finansmanıdır.

İkinci olarak, yaklaşık 9 yıldır uygulanan “düşük faiz” politikasının bir sonucu olarak, Çin başta olmak üzere “gelişmekte olan ekonomilerde” faaliyet gösteren “banka dışı özel sektör kurumları”nın borçlanmasını arttırmıştır. Böylesi bir gelişmenin doğal bir sonucu olarak, söz konusu kurumların “döviz pozisyon açığı(1) ve aşırı borçlanma sonucu “borç kaldıracının bozulması”(2) şeklinde “riskleri” artmış ve bilânçoları bozulmuştur.

Bir diğer anlatımla, 2008 krizinin uzun sürmesi ve derinleşmesinde başlıca amil olan “finans ve finans dışı sektörün zayıf mali yapısı” faktörü, bu kez “gelişmekte olan ülkeler” grubunda yeniden güç kazanmaktadır.

 Yapılan hesaplamaya göre bu kategorideki ülkelerin 2018 sonuna göre vadesi gelecek olan borçlarının tutarı 1.7 trilyon $’dır. Gelişmiş ekonomilerdeki beklenen faiz artışı ve merkez bankalarının “bilânço küçültme” faaliyetleri, borç yenilemelerini (servisini) daha zor ve maliyetli hale getirecektir.

Üçüncü ülke grubu olan “düşük gelir seviyesindeki” ekonomilerde de, özel ve kamu kesim borçlarının bu dönemde yükseldiğini görmekteyiz. Ancak anılan ülkelerdeki borçlanma artışının “mikro kredi” ve “mobil bankacılık” yoluyla firmalara ulaşması şeklinde gerçekleşmesiyle, “borçlanma oranlarını” çok yükseltmemiştir. Keza, bu grup ülkelerde gözlenen bir diğer olgu da, oluşan borçlanma artışı ve ekonomik büyümenin karşılıklı uyum ve destek içinde olmasıdır.

KAMU BORÇLANMASINDA GÖZLEMLENENLER

Yukardaki bölümde de bahsettiğimiz gibi, özellikle gelişmiş ülkelerdeki kamu borçları, daha önce belirttiğimiz nedenlerle “çok hızlı” yükselmiştir. Toplam global tutarı 63 trilyon $’a ulaşmış olan kamu borçlarının patlama yaptığı 2007-2012 arasında, zengin ülkelerin anılan borçların GSMH’ya oranı, ortalama yüzde 53’den 80’e çıkmıştır.

Kamusal borçlar yönünden dünyanın en borçlu üç ülkesi ABD, Japonya ve Çin’dir. Üç ülkenin brüt kamu borları ve bunların GSMH’ya oranlarının 2006 ve 2016 yıllarına ait sayıları aşağıda gösterilmiştir.

 

 

 

 

ABD ve Japonya dışında Yunanistan, İtalya, Portekiz ve Belçika’nın kamu borçları da, ilgili ülkelerin ulusal gelirlerinin üstündedir.

Diğer yandan bu dönemde, ulusal gelirleri ağırlıklı olarak petrole bağlı olan, örneğin Suudi Arabistan gibi ülkelerin kamu borçlarında da artış görülmektedir. Artışın nedeni, düşen petrol fiyatlarıdır. Örneğin Riyad’ın brüt kamu borçları, 2014-16 yılları arasında yüzde 11 oranında artmıştır.

SONUÇ YERİNE

Global borçlar ve son 9 yıldır yaşanan artış konusunda yukarıda çizmeye çalıştığımız resim, mevcut neo-liberal sistemin sürdürülebilmesi amacıyla alınan parasal ve palyatif tedbirleri işaret etmektedir. Tüm bu önlemlerin sonunda dünya ekonomilerinde, negatif büyüme içinde olduğu 2009’dan bu yana fert başına gelirler, ABD’de yüzde 5; Japonya’da yüzde 4.4; Euro Bölgesi’nde ise sadece yüzde 0.3 oranında artış gösterebilmiştir.

Aslında küresel kapitalizm/neo-liberalizm derin bir bunalım içinde. Bunalım, 2008 krizi sonrası bir türü güçlü ekonomik toparlanmanın gerçekleşmemesi ile somutlanıyor. Mevcut düzenin devamı için “daha fazla neo-liberalizm” olarak özetlenebilecek ekonomi (daha doğrusu para politikası) politikasının doğru karşılığı, “ekonomide popülizmdir”. Bu politikanın siyasî doğal bir sonucu, geniş halk kesimlerinin, mevcut düzen partilerinden umutlarını kesmeleri ve “sağ siyasî popülizmin” giderek yaygınlaşması oldu.

Uygulamanın aksine, düzenin başat kurumu IMF’in anılan Mali Gözlem Raporu’nda, borçlanmanın önemli oranda düşmesi için, güçlü büyüme ve düşük enflâsyon oranlarının gerekli olduğu belirtilmektedir. Devamında da, merkezi yönetimlerin, büyümeyi canlandırmak adına yatırımlarını arttırması, malî ve iş hayatı konularında gerekli kurumsal ve mevzuat reformları yapması ve çok borçlanmış şirketleri önceleyen programları devreye alınması önerilmektedir.

Dünya, ekonomi ve siyaset olarak, sanki bir “sarmalın” içine girmiş duruyor. Sorunun temeline inmeden, yüzeysel ve kurumsal olmayan önlemlerle ve hepimizin tanıdığı liderlerle çözüm de oldukça zor. İşin iç acıtan tarafı, popülizm uğruna demokrasiler de küme düşüyor…

Özün Özü: Her popülizm, yeni popülizmlere gebedir.

(1): Geliri ulusal para cinsinden olan firmaların yabancı para cinsinden borçlanmaları.

(2): Şirketin toplam borçları ve öz kaynakları arasındaki ilişkinin bozulması.

(3): “devletin sahipliliği veya kontrolündeki şirketlerin (SOE)” borçlarını dahil ettiğimizde, söz konusu oran ve sayıların bunun çok üzerinde olduğu bilinmektedir.

Yapılan Yorumlar
MMUHARREM İNCE'YE DESTEK