Asgari ücret her yıl olduÄŸu gibi bir önceki yılın aralık ayında Asgari Ücret Tespit Komisyonu'nun toplantılarında yaptığı çalışmalarla belirleniyor. Asgari Ücret Tespit Komisyonu, 2021 yılı asgari ücretini belirlemek üzere yine her yıl olduÄŸu gibi bu yıl da 1 Aralık’tan itibaren çalışmaya baÅŸladı. Asgari Ücret Tespit Komisyonu'nda iÅŸçi, iÅŸveren ve devlet 5’er üye ile temsil ederek yer alacak. İşçiler adına en fazla üyeye sahip konfederasyon olarak TÜRK-İŞ, iÅŸverenler adına da Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu’ndan (TİSK) üyeler görev yapıyor olacak. Peki asgari ücret zammı son durum nedir?
Son toplantının ardından TÜİK kararını paylaÅŸtı. TÜİK, asgari ücret için yapılan üçüncü toplantıda önerisini sundu. TÜİK, 2 bin 792.10 lira asgari ücret önerdi. 2021 asgari ücret kararı için bir toplantı daha yapılacak. Henüz karar toplantısı için net tarih verilmedi.
Esas itibirayle, iÅŸverenleri ilgilendiren, Devletin ekonomik ve sosyal hayatı düzenleyici görevi nedeniyle müdahele ettiÄŸi Asgar ücretin belirlenmesi, esasen hazır olan her türlü verinin İşçi ve İşveren temsilcilerinin katılacağı, bir veya en cok iki oturumluk toplantı sonunda belirlenebilecek bir hadise olduÄŸu halde bir aya yakın zamandır sürüncemede bırakılması kabul edilemez.
GAZETE İSTANBUL
Bu vesile ile ATATÜRK dönemi uygulamalarını anlatan Ahmet Taner Kışlalı'nın bir yazısını sizlerle paylamak istedik.
Ekonomik anlamda devletçilik, liberalizmin karşıtıdır.
Hem devletin ekonomik yaÅŸama müdahale etmesini ve denetlemesini, hem de gereken durumlarda devletin ekonomik yaÅŸamda bizzat giriÅŸimci olarak yer almasını öngörür.
Komünist rejimlerdeki kolektivist ekonomilerden farkı, bütün üretim araçlarının devletin elinde bulunması gibi bir temel ilkesinin olmamasıdır.
Kemalizmin diÄŸer ilkeleri gibi devletçilik de, 1920’lerin Anadolusundaki koÅŸulların ürünüdür.
Altyapısı ve sanayisi neredeyse yok düzeyinde olan bir ülke söz konusudur. Yoksul, yüzyıllardır ihmal edilmiÅŸ olan bir halk, nasıl kalkınacak ve hak ettiÄŸi çaÄŸdaÅŸ yaÅŸam düzeyine ulaÅŸacaktır?
ÇaÄŸdaÅŸ uygarlığı temsil eden Batı, uzun ve ızdıraplı bir yoldan geçerek o noktaya ulaÅŸmıştı.
Batılı ülkeler zenginleÅŸir ve geliÅŸirken sadece geri kalmış ülkeleri sömürmemiÅŸler, aynı zamanda kendi halklarını insancıl olmayan koÅŸullarda kuÅŸaklar boyu çalıştırmışlardı.
Kapitalist geliÅŸmenin temelindeki sermaye birikimi, kan ve gözyaşı ile oluÅŸmuÅŸtu.
Türkiye’nin ise, zaten kendisi geri kalmış bir ülkeydi.
Ne sömürgeleri vardı, ne de yüzyıllar boyu bekleyecek zamanı.Halkın sırtından, birkaç kuÅŸağı daha yoksul tutma pahasına bir kalkınma ise, Kemalizmin halkçılık özüne aykırıydı.
Buna karşın, 1923-1930 döneminde, kalkınma için gerekli yatırımları yapması özel giriÅŸimlerden beklendi.
Bir yandan ödenmesi gereken Osmanlı borçları, öte yandan Lozan AntlaÅŸması’na baÄŸlı Ticaret SözleÅŸmesi’nin bazı hükümleri, devletin ekonomik yaÅŸama kapsamlı bir biçimde karışmasını engelliyordu.
Ama bu iÅŸlevi yerine getirmeye özel kiÅŸilerin ne yeterli parası, ne yeterli deneyimi, ne de yeterli teknik bilgisi vardı.
Dünyayı sarsan 1929 ekonomik bunalımı ise, liberal ekonomi politikalarının tam bir baÅŸarısızlığını vurguluyordu.
İşte Kemalizm, ülkeyi kalkındırmak, halkı çaÄŸdaÅŸ uygarlık düzeyine ulaÅŸtırmak için devletçilik ilkesini, bu sürecin sonunda benimsedi.
Böylece hem altyapı ve sanayi devlet eliyle kurulabilecek, hem de hakça bir paylaşım yapılacak ve ekonomik gücü kullanan bir sınıfın halkı ezmesine olanak verilmemiÅŸ olacaktı.
Atatürk, 1935 yılında İzmir fuarının açılışı vesilesiyle, Kemalizmin devletçilik anlayışının liberalizm ve sosyalizmden farkını ortaya koymak gereÄŸini duyuyor ve ÅŸöyle diyordu:
“Türkiye’nin tatbik ettiÄŸi devletçilik, sosyalizm nazariyatçılarının ileri sürdüÄŸü fikirlerden alınarak tercüme edilmiÅŸ bir sistem deÄŸildir. Bu, Türkiye’nin ihtiyaçlarından doÄŸmuÅŸ, Türkiye’ye has bir sistemdir. DevletçiliÄŸin bizce manası ÅŸudur: Fertlerin hususi teÅŸebbüslerini esas tutmak, fakat büyük bir milletin ve geniÅŸ bir memleketin bütün ihtiyaçlarını ve birçok yapılamayanları göz önünde tutarak, memleket İktisadiyatını devletin eline almasıdır… Devlet hususi teÅŸebbüsle yapılmamış olan ÅŸeyleri bir an evvel yapmak istedi ve muvaffak oldu. Bizim takip ettiÄŸimiz bu yol, liberalizmden baÅŸka bir sistemdir.”
Atatürk bu düÅŸüncesini baÅŸka bir konuÅŸmasında daha da açacak ve ÅŸöyle diyecekti:
“Dünyada iki mühim iktisadi ekol tatbik edilmektedir. Büyük harbin sonunda komünizm tatbik edildi. Fakat halka vaadedilen ÅŸeyler aynen temin edilemedi. Ruslar bazı prensiplerinden geri döndüler. Bir devrime teÅŸebbüs edip sonradan dönmektense ağır ağır ilerlemek en doÄŸru yoldur. İkinci ekol liberalizmdir. Bu da eskimiÅŸtir. Bizim tatbik ettiÄŸimiz ekol devletçiliktir. En ileri iktisadi yol budur.”
Halk Partisi’nin 1935 programı ise, Kemalizmin devletçilik anlayışına oldukça net bir çerçeve çizmiÅŸtir:
“Özel çalışma ve faaliyeti esas tutmakla beraber, mümkün olduÄŸu kadar az zaman içinde milleti refaha ve memleketi geliÅŸmiÅŸliÄŸe eriÅŸtirmek için, milletin genel ve yühsek yararlarının gerektirdiÄŸi iÅŸlerde, özellikle iktisadi alanda devleti fiilen ilgilendirmek önemli esaslarımızdandır. İktisat iÅŸlerinde devletin ilgisi fiilen yapıcılık olduÄŸu kadar, özel giriÅŸimleri teÅŸvik ve yapılanları düzenleme ve denetlemektir.”
Tek partinin genel sekreteri Recep Peker’in ÅŸu sözleri, yukarıdaki düÅŸüncelere daha bir açıklık getirici niteliktedir:
“Programımızda bütün üretim araçlarını devletleÅŸtiren, serbest ticaret ve mülkiyet tanımayan, serbest sermayenin çalışmasına müsaade etmeyen ve bütün iktisat faaliyetlerini benimseyen aşırı devletçilik fikirlerine yol açmayacak bir açıklık vardır… Ticaret faaliyetlerini serbest tutmakla beraber, yapılması lazım olan iÅŸlerden ÅŸahsi teÅŸebbüslerin baÅŸaramayacaklarını veyahut ÅŸahsi teÅŸebbüse bırakmakta zarar tasavvur gördüklerini devlete yaptırmak yolunu takip ediyoruz.”
Kemalist devletçilik, hızlı bir ekonomik büyümeyi saÄŸlamak için devletin lokomotif görevini üstlenmesi anlamına geliyordu.
Devlet ekonomiye yön verecek, kıt kaynakların akılcı kullanımını planlayacaktı.
Devlet özel giriÅŸimcilerin ilgilenmediÄŸi, baÅŸarılı olamadığı, ya da kamu yararı gördüÄŸü alanlarda yatırım ve iÅŸletmecilik yapacaktı.
Genç Cumhuriyet, Osmanlı’dan ekonomik bir enkaz devralmıştı.
Osmanlı’dan yeni devlete kalan dış borç tutarı, 1924 bütçesinin 7 katından fazlaydı.
Atatürk yaÅŸama gözlerini kapadığında ise, bu borcun devlet bütçesi içindeki yeri, yüzde yarımın bile altına düÅŸmüÅŸtü.
SavaÅŸ sonrasının Kemalist Türkiyesi bir yandan bu borçlan ödedi, dış yardım almadı; öte yandan da, enflasyonsuz çok hızlı bir ekonomik kalkınma gerçekleÅŸtirdi.
Türk lirasını, Alman markından ve İngiliz sterlininden daha deÄŸerli bir konuma getirdi.
Kemalist Türkiye, devletçiliÄŸin iki büyük yararını gördü: Bir yandan, özellikle altyapı ve sanayi yatırımları sayesinde, oldukça hızlı bir ekonomik büyüme gerçekleÅŸtirildi.
Öte yandan, sanayileÅŸmenin devlet eliyle oluÅŸumu sayesinde, Türk iÅŸçisi Batı’daki örnekleri gibi, birkaç kuÅŸak boyu harcanmadı.
1929-1939 arasındaki on yılda dünya sanayi üretimi yüzde 19 artarken, Türkiye’de sanayi üretimi artışı yüzde 96’yı buldu.
Çok daha elveriÅŸli koÅŸullardaki Sovyetler BirliÄŸi ve Japonya dışında hiçbir ülke, bu alanda Türkiye’den daha hızlı bir büyüme saÄŸlayamadı.
Giderek oluÅŸmaya baÅŸlayan sanayi iÅŸçisi, nasıl hiçbir savaşım vermeden seçme ve seçilme haklarını elde ettiyse; yine kan dökülmesine, kuÅŸaklar boyu süren büyük acılar çekilmesine gerek kalmadan, insancıl çalışma koÅŸullarına kavuÅŸtu.
Kemalizmin sürekli devrimcilik anlayışını daha sonra sürdürenler, sendikalaÅŸma, grev ve toplu sözleÅŸme gibi hakları vermek için de, iÅŸçi sınıfının rejimi zorlamasını beklemediler.
Ahmet Taner Kışlalı