ATATÜRK'TEN

Tarık KONAL

Mustafa Kemal ATATÜRK, İzmir İktisat Kongresi açış konuÅŸmasından-17 Åžubat 1923

Osmanlı tarihinde bütün gayretler, bütün çalışma, milletin isteÄŸi, emelleri ve gerçek ihtiyaçları açısından deÄŸil, belki ÅŸunun bunun özel emellerini, tutkularını karşılamak açısından gerçekleÅŸmiÅŸtir. ÖrneÄŸin Fatih İstanbul’u aldıktan sonra, yani Selçuk saltanatı ile DoÄŸu Roma İmparatorluÄŸu’nun mirasına konduktan sonra, Batı Roma İmparatorluÄŸu’nu da zapt ederek büyük bir saltanat kurmak istedi. Böyle geniÅŸ bir emel izledi. Böyle bir emeli izlemek ve uygulayabilmek için bütün milleti, ana unsuru arkasından bu hedefe doÄŸru yönlendirdi. ÖrneÄŸin Yavuz Sultan Selim, Fatih’in açtığı batı cephesini saÄŸlamlaÅŸtırmakla beraber; bütün Asya’yı birleÅŸtirerek büyük bir İslâm İmparatorluÄŸu meydana getirmek üzere böyle bir siyasî meslek izledi. Ana unsuru bunun arkasından dolaÅŸtırdı. Kanuni Süleyman her iki cepheyi en üst derecede geniÅŸletmek, bütün Bahr-i Sefid’i (Akdeniz) bir Osmanlı havuzu  haline getirmek, Hindistan üzerinde gücünü kurmak gibi çok büyük, ÅŸahane bir siyaset izledi. Bu siyasetin uygulanması için ana unsuru kullandı.
ArkadaÅŸlar, bütün bu iÅŸler ve hareketler, doÄŸruluÄŸu araÅŸtırılırsa, görülür ki bu büyük, güçlü padiÅŸahlar takip ettikleri dış siyasette kendi emelleri, hırsları ve arzularına dayanmışlardır. Büyük ve ÅŸahane arzularına dayanmakla beraber iç kuruluÅŸlarını, iç siyasetlerini bu tutkularından doÄŸmuÅŸ olan dış siyasetlerine göre düzenlemek zorunda kalmışlardır. Halbuki dış siyaset iç teÅŸkilât ve iç siyasete dayandırılmak mecburiyetindendir. Yani iç teÅŸkilâtının dayanamayacağı geniÅŸlik derecesinde olmamalıdır. Yoksa hayalî, dış siyasetler peÅŸinde dolaÅŸanlar, dayanma noktalarını kendiliÄŸinden kaybederler. Gerçekten Osmanlı hakanları, asıl olan noktayı unuttular. Duyguları ve emelleri üzerine bütün hareketleri ve fiilleri yaptılar. İç teÅŸkilâtlarını dış siyasetlerine uydurmak zorunda kalınca aldıkları memleketlerde bütün unsurları: dilleri, dinleri, gelenekleri, her ÅŸeyi baÅŸka baÅŸka olan ve birçok milletlerden ibaret bulunan bu unsurları, olduÄŸu gibi korumaya kalkıştılar ve onlara bütün bu ÅŸeyleri koruyabilecek ayrıcalıklar verdiler. Buna karşın ana unsur, uzun seferler yapmakla zafer meydanlarında ölmekle, zapt olunan memleketlerin kendisini ve halkını beslemekle ve onlara bekçilik etmekle kendi kendini yıpratıyordu. Bununla birlikte millet, ana unsur; kendi evinde, kendi yurdunda ve kendi hayati gereklerini kazanmak için çalışmaktan tamamen mahrum bir halde bulunuyordu. Bu tac sahipleri yöneticiler milleti böyle diyar diyar dolaÅŸtırmakla, onlara kendi yurtlarını düÅŸünmeye izin vermemekle de yetinmiyorlardı. Belki fetihler sonucu elde edilen halkı memnun edebilmek için, sonra yabancıları memnun edebilmek için doÄŸrudan doÄŸruya, ana unsurun hukukundan ve hayati ve iktisadî kaynaklarından birçok ÅŸeyleri karşılıksız yardım olarak, hediye olarak onlara veriyorlardı. ÖrneÄŸin Fatih zamanında Cenevizliler’e ve Patrik’e verilen ayrıcalıklar ile açılan yol, kendisinden sonra daima geniÅŸlemiÅŸ ve saÄŸlamlaÅŸtırılmış bulunuyordu. Bu ayrıcalıklar, devletin en kuvvetli, en büyük zamanında gerçekleÅŸmiÅŸ oluyordu. Ancak ve ancak bir padiÅŸah yardımı karşılıksız sunulan bir destek olmak üzere gerçekleÅŸmiÅŸ oluyordu. Hepiniz hatırlayabilirsiniz, Kanunî Sultan Süleyman zamanında Venediklilerle ticaret antlaÅŸması yapılmıştı. Fakat PadiÅŸah, Venediklilerle ticaret antlaÅŸması yapmayı kendi ÅŸerefine ve onuruna aykırı buldu. Zira onun anlayışına göre antlaÅŸma, birbirine denk milletler arasında yapılırdı. Halbuki Venedik o zaman Osmanlı Devleti’ne denk olmak ÅŸöyle dursun, onun doÄŸrudan doÄŸruya koruması altında idi. Bundan dolayı padiÅŸah böyle bir devletle antlaÅŸma yapamazdı; ancak ona yardımlarda bulunabilirdi. Ve yardımlarda bulundu. İşte bu yardım kelimesi kapitülasyonlar kelimesi ile tercüme edilmiÅŸtir. Halbuki biliyorsunuz, kapitülasyon kelimesi, bir kale içinde kuÅŸatılan, korunma gereçlerini ve vasıtalarını kullandıktan sonra teslim olmak zorunda olanlar hakkında kullanılan bir kelimedir. İşte böyle bir kelimeyi, padiÅŸahların yardımını tercüme ederken kullanmış bulundular. Bu ufak ayrıntıyı iki noktadan tekrar edeyim: Millet hayati gerekleriyle uÄŸraÅŸmaktan yasaklanmış olarak diyar diyar dolaÅŸtırılıyor ve bu yeni diyarlar halkı, birçok ayrıcalıklara sahip olarak çalışılıyordu. Yani fatihler, ana unsuru peÅŸine takarak kılıçla fetihler yaparken, kılıç sallarken zapt olunan memleket halkı kazandıkları ayrıcalıklarla sabana yapışıyorlar; toprak üzerinde çalışıyorlardı. ArkadaÅŸlar, kılıç ile fetih yapanlar, sabanla fetih yapanlara yenilmeye ve sonuçta yerlerini bırakmaya mecburdurlar. Nitekim Osmanlı saltanatı da böyle olmuÅŸtur. Bulgarlar, Sırplar, Macarlar, Romenler sabanlarına yapışmışlar, varlıklarını korumuÅŸlar, kuvvetlenmiÅŸler; bizim milletimiz de böyle fatihlerin arkasında serserilik etmiÅŸ ve kendi ana yurdunda çalışmamış olmasından dolayı bir gün onlara yenilmiÅŸtir. Bu bir gerçektir ki, tarihin her devrinde ve dünyanın her yerinde böyle gerçekleÅŸmiÅŸtir. ÖrneÄŸin Fransızlar Kanada’da kılıç sallarken oraya İngiliz çiftçisi girmiÅŸtir. Bu medenî sabanla kılıç mücadelesinde sonunda muzaffer olan sabandır. Ve Kanada’ya sahip oldu. Efendiler, kılıç kullanan kol yorulur, sonunda kılıcı kınına koyar ve belki kılıç o kında küflenmeye, paslanmayaj mahkûm olur. Lâkin saban kullanan kol; gün geçtikçe daha fazla kuvvetlenir ve daha çok kuvvetlendikçe daha çok topraÄŸa sahip olur”