OSMANLI'DAN KALAN
Nüfus 13 milyon civarıydı, 11 milyon kiÅŸi köyde yaşıyordu. 40 bin köy vardı, 38 bininde okul yoktu. Traktör sıfırdı, karasaban’dı. BeÅŸ bin köyde sığır vebası vardı. Hayvanlar kırılıyor, insanlar kırılıyordu.
İki milyon kiÅŸi sıtma, bir milyon kiÅŸi frengiydi, verem, tifüs, tifo salgını vardı, üç milyon kiÅŸi trahomluydu, bebek ölüm oranı binde 480’di, her doÄŸan iki bebekten biri ölüyordu. Memlekette sadece 337 doktor vardı. Sadece
60 eczacı vardı, sadece 8’i Türk’tü. DiÅŸ hekimi, sıfırdı. Dört hemÅŸire vardı. 40 bin köy, sadece 136 ebe vardı. Ortalama ömür 40’tı.
Yanmış bina sayısı 115 bin, hasarlı bina sayısı 12 bindi. Ülkeyi yeniden inÅŸa etmek gerekiyordu, kiremit bile ithaldi. Limanlar, madenler, demiryolları yabancıya aitti. Toplam sermayenin sadece yüzde 15’i Türk’tü.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e miras kalan sadece dört fabrika vardı, Hereke ipek, Feshane yün, Bakırköy bez, Beykoz deri… Elektrik sadece İstanbul, İzmir ve Tarsus’ta vardı. Otomobil sayısı 1490’dı. Sadece dört ÅŸehirde özel otomobil vardı.
Kadın, insan değildi.
(Veremle boÄŸuÅŸan halk, ahırda yatarken… ı Abdülhamid’in 16 tane eÅŸi vardı. Nazikeda, Safinaz, Dilpesent, Peyveste, Nazlıyar, Bidar, Mezide, Emsalinur hanım filan, 16 tane… YaÅŸ itibariyle, tamamı çocuktu. Tayyip ErdoÄŸan’ın dedemiz dediÄŸi Abdülmecid’in 22 eÅŸi vardı.
Tiyatro yok, müzik yok, resim yok, heykel yok, spor yoktu. Arkeolojik eserler, öyle gizli saklı deÄŸil, padiÅŸahların hediyesi olarak, trenlerle çalınmıştı.
Kimisi alaturka saat’i kullanıyor, güneÅŸin battığı anı 12.00 kabul ediyordu, kimisi zevali saat’i kullanıyor, güneÅŸin en tepede olduÄŸu anı 12.00 kabul ediyordu. Kimisi güneÅŸ batarken grubi saat’i esas alıyordu, kimisi güneÅŸin tamamen battığı ezani saat’i esas alıyordu. “Saat kaç birader?” diye sorduÄŸunda, her kafadan bi ses çıkıyordu.
Kimisi hicri takvim kullanıyordu, kimisi rumi takvim kullanıyordu. Kimisinin ÅŸubat’ı kimisinin aralık’ına denk geliyordu. Herkes aynı zaman dilimindeydi ama, farklı aylarda yaşıyordu!
Dirhem, okka, çeki vardı. Arşın, kulaç, fersah vardı. Ne ağırlığımız dünyaya ayak uydurabiliyordu, ne uzunluÄŸumuz… Ölçülerimiz ortaçaÄŸ’dı.
Erkeklerin sadece yüzde yedisi, kadınların sadece binde dördü okuma yazma biliyordu. Okur-yazar erkeklerin çoÄŸunluÄŸu, subay veya gayrimüslimdi. Okul yaşı gelen her dört çocuktan üçü okula gitmiyordu. Toplam, 4894 ilkokul, sadece 72 ortaokul, sadece 23 lise vardı.
Türkiye’nin tüm liselerinde sadece 230 kız öÄŸrenci kayıtlıydı. ÖÄŸretmenlerin üçte birinin, öÄŸretmenlik eÄŸitimi yoktu. Tek üniversite vardı, darülfünun, medreseden halliceydi. Ülke bilim’den çoook uzaktı.
600 sene boyunca Türkçe’nin ırzına geçilmiÅŸ, Osmanlıca denilmiÅŸti. Arapça, Farsça, Fransızca, İtalyanca kelimeler, Levanten terimler dilimizi istila etmiÅŸti. Karşılıklı sesli-sessiz harfleri olmayan Arapça’yla Türkçe yazmaya çalışıyorlardı.
“Harf devrimi yapıldı, bir gecede cahilleÅŸtirildik, köpekleÅŸtirildik” falan deniyor ya… İbrahim Müteferrika’dan itibaren 150 sene boyunca basılan kitap sayısı kaçtı biliyor musunuz? Sadece 417’ydi. Bunların da çoÄŸu gayrimüslimlerin matbaasından çıkmıştı. Ki zaten, Müteteferrika da devÅŸirmeydi, Macar’dı.
Bu topraklara kitap gelene kadar, Avrupa’da 2.5 milyon farklı kitap basılmış, beÅŸ milyar adet satılmıştı. Voltaire, bir kitabında ÅŸu ağır tespiti yapmıştı: “İstanbul’da bir yılda yazılanlar, Paris’te bir günde yazılanlardan azdır!”
Ve neymiÅŸ efendim, mezar taşı okuyacakmış…
Biraz kitap okuyup, dünyadan haberimiz olsun!"