“Birinci Dünya Savaşı’ndan bir yıl önce henüz küçük bir çocuk iken, Orta Anadolu’nun tren uÄŸrağı olmayan bir kasabasında her gün babamın yanında, başımda kırmızı bir fes, elimdeki zembilimin (hasırdan örülmüÅŸ kulplu torba) içinde çarşıdan eve taşıdığım yiyeceklerin arasında ‘Amerikan unu’, ‘‘Rus külah ÅŸekeri’ bulunduÄŸunu ve babamın, ayağıma ayakkabı, sırtıma çamaşır ve giyecek yaptırmak için, Fransız köselesi ve patiskası ve Alman kumaşı ve başımı kapamak için de Avusturya fesi aradığını hatırlıyorum.
Babam, bunları arıyordu, çünkü bunların ‘Türk’ sıfatı ile baÅŸlayanı yoktu da ondan.
Daha sonraları ortaokul hayatımdan hatırlıyorum:
Aramızda, ‘Almanlar daha medenidir; yok İngilizler veya Fransızlar daha medenidir; Fransız köselesinin, İngiliz kumaşının, Rus lastik pabuçlarının üstüne mal yoktur’ gibi tartışmalar yapardık.
Bizim eski medeniyetimizi, eski tekniÄŸimizi, bizim de saÄŸlam mallar yapabileceÄŸimizi düÅŸünemezdik. Bunda özürlüydük.
Çünkü bu olanaklar bizim çocuk kafalarımıza aşılanmamıştı; büyük bir aÅŸağılık duygusu içinde öÄŸrenim görmüÅŸtük.
Türklerin büyük tecim (ticaret) ve sanayi teÅŸebbüslerine giriÅŸebileceÄŸi aklımıza gelmezdi.
Çünkü küçük sanayi giriÅŸimleri bile Türk olmayanların elindeydi.
Anadolu’nun ortasında Kızılırmak üzerine yapılacak 30 – 40 metrelik bir köprü yaptırmak için, 3 – 4 bin kilometre uzaklıktaki Fransızların çağırıldığını görmüÅŸtük.
Benim yaşımda ve benden daha yaÅŸlı olanların hepsinin daha binlerce örneÄŸini bilip yaÅŸadığı bu gibi durumumuz karşılaÅŸtırıldığı zaman, yalnız genel prensiplerde deÄŸil, en küçük ayrıntılarda bile eski ve yeni durum arasındaki ayırımın ve her iki anlayış arasındaki uçurumun ne kadar büyük olduÄŸu göz önünde canlanır.
Bu küçük ayrıntılara laikliÄŸin ve hukuk devrimini, Türk kadınının toplumda layık olduÄŸu yeri kanunlar içinde olmuÅŸ olmasını, harf ve ÅŸapka devrimlerini, dil devrimini eklediÄŸimiz zaman, Atatürk’ün sosyal yapımızda baÅŸarmış olduÄŸu büyük devrimin ne kadar köklü olduÄŸu görülür.
Bunu görmeyenler veya görmek istemeyenler ya da inkâr edenler eÄŸer hain deÄŸillerse, mutlaka kör ya da uyurgezerdirler.
Bugün herhangi bir Arap memleketinde bir Arap milliyetçisine sorsanız, size ‘Türkler, Arapları asırlar boyunca boyunduruk altında tuttular’ der.
Dış görünüÅŸü öyle.
Çünkü hemen bütün Arap ülkeleri Osmanlı egemenliÄŸi altında idi; siyasal bakımdan bu idareye baÄŸlıydı.
Fakat bu bir boyunduruk deÄŸildi. Onlar imtiyazlı idiler…
BaÅŸtanbaÅŸa bütün bir Araplık ‘Peygamber nesli’ sayılırdı. ‘Arap’ denmez ‘Kavmi Necibi Arap’ denilirdi. Bana sorarsanız boyunduruk altında olan ‘Arap’ deÄŸil ‘Türk’tü.
Yıllarca biz Arap’ın ‘kültür boyunduruÄŸu’ altında yaÅŸadık.
Dilimizde, yazımızda, davranışlarımızda, hatta birbirimize selam veriÅŸ tarzımızda Araplık hâkimdi.
Millet olduğumuzu anlamadık.
Hep ‘ümmet’ olduk…
Birtakım körpe çocuklarımızı Arap medreselerine kaçırıp AraplaÅŸtıran ve sonra da güya bu halka din öÄŸretmek için onları geri getirip Anadolu’muzun dört bir köÅŸesine salıveren insanlarımızın – ırk bakımından yedi kuÅŸak Türk oldukları saptanmış olsa bile- Türk olduklarına inanmam.
Bunlar Türk düÅŸmanı, Türk vatanının hainleridir…
Artık gözlerimizi açmalıyız.
Bir yandan Arap’ın kültür boyunduruÄŸunu, öte yandan laik bünyemize yakışmayan kalıntıları söküp atmalıyız.
Biz Türk’ler gözlerimizi dört deÄŸil sekiz açmazsak, ufuklarımızda dolaÅŸan tehlikeler pek çabuk yaklaÅŸacak ve bir gün ansızın tepemize binecektir. (Cumhuriyet gazetesi 22 Aralık 1965 / Atatürk’e Saygı – Türk Dil Kurumu Yayınları)
*** ***
Yukarıdaki satırların yazarı VelidedeoÄŸlu, o yazıdan üç yıl sonra aÅŸağıdaki saptamayı yapıyor:
“Ne çare ki bizler uyanacak yerde, Atatürk’ün Ulusal KurtuluÅŸ Savaşımızda ve daha sonra bizlere aşılamış olduÄŸu ulusal bilinci öldürmek için doludizgin bir karanlığa doÄŸru yönelmiÅŸ bulunuyoruz.
Artık çocuklarımızı Arap medreselerine göndermeÄŸe lüzum kalmadı.
Çünkü medreseleri bu aziz Vatan’ın baÄŸrında kurduk.
Erkeklerimizle yetinmedik, ÅŸimdi de genç kız ve kadınlarımızı yeniden köleleÅŸtirmeÄŸe çabalıyoruz.”
VelidedeoÄŸlu, ÅŸöyle devam ediyor:
“Özellikle bugün yurdu kaplamış görünen ümmetçilik propagandası baÅŸta İstanbul ve Ankara olmak üzere, her yerde eyleme geçmiÅŸ, hilafet isteyenler kutsal ibadet yerlerini siper alarak düÅŸüncelerini açık açık söylemekten çekinmez duruma gelmiÅŸler;
Körpe Türk kızlarını, ‘Kur’an kursu özel üniforması’ diyerek Arabistan saraylarının cariyeleri ya da esir pazarlarına götürülüp satılığa çıkarılan zavallı kadın köleleri kılığına sokup, ÅŸehirden ÅŸehre geziler düzenlemek ve bu çocukları sokaklarda bu kılıkla gezdirmek cüretini kendilerinde bulmuÅŸlardır.
Bütün bu davranışlar Atatürk’ün Türk ulusunda uyandırdığı ulusal ruh ve ulusal bilinci öldürmek, onun yerine ‘ümmet’ bilincini koymak için yapılmaktadır.
Ankara camilerinden birinde: ‘Size sorsalar evvela Müslüman’ım, sonra Türk’üm deyiniz’ diyen bir hocaya karşı: ‘Hoca efendi yanlış söylediniz, önce Türk’üm demek gerek’ diyen milliyetçi bir üniversite öÄŸrencisini, cemaatten birkaç kiÅŸinin kovalayıp dövmesi, ulusal bilinci yok eden ümmetçilik telkinlerinin cahil halk yığınlarında ne korkunç ve derin izler bıraktığını göstermektedir.
1904 yılında İstanbul’da doÄŸdu. Babası’nın yargıç ve öÄŸretmen olması nedeniyle, ilk ve orta öÄŸrenimini Çorum ve Yozgat’ta; Lise eÄŸitimini Ankara, Konya ve Trabzon’da yaptı.
Lise öÄŸrenci iken, Sivas’tan Ankara’ya gelen Mustafa Kemal’i, Dikmen sırtlarında karşıladı.
Lise öÄŸrencisi iken Büyük Millet Meclisi’nin açıldığı gün olan 23 Nisan 1920’den, 1 Ocak 1929 tarihine kadar Birinci, İkinci ve Üçüncü Meclis’te kâtip olarak çalıştı.
BilindiÄŸi gibi Birinci Meclis “Milli Mücadele Meclisi”, İkinci ve Üçüncü Meclis “Siyasal ve Toplumsal Devrim Meclisleridir.” Bu nedenle, Milli Mücadele’nin bütün evrelerine, devrimlerin bütün aÅŸamalarına tanık olan kiÅŸidir. Meclisteki çalışmasına 2 yıl ara veren VelidedeoÄŸlu, liseyi bitirdikten sonra Ankara Hukuk Fakültesi’ne girdi. “Hukuk Doktorası” yapmak üzere kazandığı devlet bursuyla Avrupa’ya gönderildi.
İsviçre’de “Hukuk Doktoru” unvanını aldıktan sonra Türkiye’ye döndü, İstanbul Hukuk Fakültesi’nde akademisyen olarak göreve baÅŸladı.
1942 yılında profesör oldu, 1948 yılında Ordinaryüs Profesör unvanını aldı. (Bir çeÅŸit akademik generallik gibi algılanabilir.)
“Milli Mücadele’ye savaÅŸ boylarında eylemli bir katkım olamadı, olamazdı; yaşım elveriÅŸli deÄŸildi” diyen VelidedeoÄŸlu; KurtuluÅŸ Savaşını, Devrimci atılımların yapıldığı günleri kitaplaÅŸtırdı ve bize savaÅŸa katılmış bir gazi gibi Meclis’te yaÅŸanan söz savaÅŸlarını anlattı.
“1960 İhtilalı”nda, Milli Birlik Komitesi TemsilciliÄŸi, Anayasa Hazırlama Komisyon ÜyeliÄŸi ve KâtipliÄŸi de yapan Hıfzı Veldet VelidedeoÄŸlu, Türk Hukuk Bilimi’nin geliÅŸmesi ve yerleÅŸmesi için mücadele etmiÅŸ bilim adamıdır.
Sosyal, kültürel ve siyasal konular üzerinde de kitapları olan VelidedeoÄŸlu, tam bir entelektüel ve aydın kimliÄŸi ile Türkiye’nin dününü araÅŸtırmış, bugününü yorumlamış ve yarınlarına ışık tutmuÅŸtur.
Cumhuriyet ve Milliyet Gazetesi’ndeki düÅŸün yazıları, bugün bile geçerliliÄŸini korumaktadır.
Atatürkçü DüÅŸünce DerneÄŸi’nin onursal baÅŸkanı olan VelidedeoÄŸlu, “Kat Mülkiyeti Yasası Taslağını”, “Türk Medenî Kanun” ile “Türk Borçlar Kanunu” ve Atatürk’ün “Söylev”ini günümüz Türkçesine çevirerek yayınlayan ilk kiÅŸidir.
“Hayat, Hukuk ve Cemiyet”,”Ailenin Çilesi BoÅŸanma”, “Bir Lise ÖÄŸrencisinin Millî Mücadele Anıları”, “Türkiye’de Üç Devir”, “SaÄŸsız Solsuz Demokrasi”, “Devirden Devire”, “İnsancı Yolcular”, “Anıların İzinde”, “İlk Meclis, Millî Mücadelede Anadolu”, “Gerçek Atatürkçülük”,”12 Mart FaÅŸizmin Felsefesi” isimli kitapların yazarı Hıfzı Veldet VelidedeoÄŸlu, 24 Åžubat 1992, İstanbul’da vefat etti.
Atatürk’ün “askeri”, aydınlanma mücadelesinin “öncüsü”; bağımsızlık “neferi”, laiklik savunucu, milliyetperver, cumhuriyet sever, halkçı, devletçi ve devrimci; profesörlerin profesörü, yazar, düÅŸünür
Hıfzı Veldet VelidedeoÄŸlu ’nu, özlemle yâd ediyor, anısı önünde saygıyla eÄŸiliyorum
CELAL DURGUN
MEDYA SİYASET