SOYGUN HİKAYESİ

Ümit EVRAN

"Ödül alan bir Öyküsü"
Bir hikayemiz yedinci kez ödüle deÄŸer bulundu elhamdilüllah. Bir de plaketimiz kargodan kırık çıkmasaydı. Halide Edip Adıvar Hikaye Yarışmasında dereceye giren hikayemiz:
BİR SOYGUN HİKAYESİ
Ruhi efendi, atmış yaÅŸlarında kendi halinde bir vatandaÅŸtı. Emekli olduktan sonra köyüne yerleÅŸmiÅŸ, üç evlek tarla ile oyalanıyor, köyde karısıyla birlikte geçinip gidiyordu. Arada ihtiyaç oldukça kasabaya iniyordu. Mevsim bahara dönmüÅŸ, tarlayı sürme zamanı gelmiÅŸti. O gün öÄŸleye kadar tarlanın yarısı kadarını sürdü. YorulmuÅŸtu, tarlanın köÅŸesindeki dama gitti. Evden getirdiÄŸi çıkını açtı, yemeÄŸini yedi, biraz dinlendi. Sonra tekrar iÅŸe koyuldu. Bir saat kadar daha tarlayı sürdü, derken at aniden adeta ÅŸaha kalkar gibi oldu. Ruhi efendi elindeki kırbaçla birkaç kez vurdu, at tekrar zorladı ama hayvan yerinde sayıyordu. “Allah Allah…” diye söylenerek, pulluÄŸun takıldığı yere baktı. PulluÄŸun oku bir taşın altına saplanmıştı. Damdan bir çapa getirip, taşın görünen kısmının etrafını açıp, atın iÅŸini kolaylaÅŸtırmayı düÅŸündü. Taşın etrafını eÅŸelemeye baÅŸladı. O kazdıkça taÅŸ daha bir görünür hale geliyordu fakat bu bildiÄŸimiz doÄŸal bir taÅŸa benzemiyordu, sanki insan elinden çıkmış gibiydi. Yanılmamıştı, kazdıkça avuçları arasında bir insan başı ÅŸekillendi.
Çok heyecanlanmıştı, bu bir heykeldi! Acaba kimin heykeli idi? Onu buraya kim koymuÅŸtu? Kaç yıllık bir heykeldi? Arka arkaya sıraladığı bütün bu soruların elbet bir yanıtı olmalıydı ama onun bu konuda hiçbir fikri yoktu. Tabii asıl soru da: “Acaba bu heykel kaç para ederdi?” Ruhi efendi aslında öyle para hırsı olan biri falan deÄŸildi, ÅŸunun ÅŸurasında geçinip gidiyordu iÅŸte ama bu sefer fırsat ayağına kadar gelmiÅŸti. Buna da hayır denilmezdi. Ruhi efendi heykele bir zarar vermemek için çok dikkatlice kazıyordu. Bir saat kadar uÄŸraÅŸtıktan sonra, heykelin dört bir yanında küçük birer hendek oluÅŸmuÅŸ, heykel tamamen ortaya çıkmıştı. Bu insan boyundan kısa ama bir metreden biraz daha büyük bir erkek heykeli idi. Ruhi efendi soluklandı, cebinden mendilini çıkarıp, terini silerken: “Musalla taşında mevta gibi görünüyor” dedi, sonra da sözünü “Tövbe tövbe” diye tamamladı. Damdan, inÅŸaatçıların kum, çimento taşımak için kullandıkları, tek tekerlekli arabayı getirdi. Heykeli dikkatlice arabaya devirdi ve tarlanın köÅŸesindeki dama taşıdı. Tulumbadan su bastı, heykelin üstündeki çamurları sildi. Åžimdi heykel tüm görkemiyle ortaya çıkmıştı.
Bu Helenistik Dönem’den kalma, 2400 yıllık bir Apollon heykeli idi. Apollon’un gövdesi hafif saÄŸa doÄŸru dönmüÅŸ, sol elinde bir ok tutuyordu. Yüzünde keskin bir ifade vardı. Başında ise defne yapraklarından bir taç taşıyordu. Ruhi efendi fazla oyalanmadan köye döndü. Peki ÅŸimdi ne olacaktı? Bu heykeli saÄŸa sola göstermeden, fazla dillendirmeden bir an önce nasıl elden çıkartabilirdi? Hiç anlamadığı bir konu idi. Sadece zaman zaman gazetelerde veya televizyonlarda, jandarmanın ya da polisin yakaladığı tarihi eser haberlerini hatırlıyordu. Her birinde “… ÅŸu kadar milyon liralık” bazen de “Paha biçilemeyen tarihi eser” baÅŸlığı ile verilen haberler aklına geldi. Bir de elleri kelepçeli insanlar. Kulak memesini çekip tahtaya vurdu: “Åžeytan kulağına kurÅŸun.” Sonra tekrar aynı soruyu kendine sordu: “En kestirme yoldan, hiç dillendirmeden ve en çabuk?” Aynı soru kafasında birkaç defa daha döndü dolaÅŸtı. Derken beyninde bir ÅŸimÅŸek çaktı: “RuÅŸen AÄŸa!” RuÅŸen AÄŸa ÅŸüphesiz köyün en ileri gelenidir. AÄŸa dediysek Ege’nin aÄŸaları, güneydoÄŸunun feodalite artığı, geniÅŸ arazileri marabalarıyla birlikte el deÄŸiÅŸtiren aÄŸalarına benzemez. RuÅŸen AÄŸa’nın ne yaptığını soracak olursanız, yanıtım “Ne yapmaz ki” olacaktır ya da ÅŸöyle özetliyeyim, RuÅŸen AÄŸa’nın iÅŸi para kazanmaktır! Nereden ve nasıl para kazanılacağını çok iyi bilir. Araba, traktör, ev, arazi…vs. ne bulursa alır satar, yeter ki para kazansın. Buralarda 30-40 dönüm toprağı olan zengin sayılır. RuÅŸen AÄŸa’nın arazisi 500 dönümden fazladır, binlerce aÄŸaç zeytini vardır. Toplattığı ve çevreden satın aldığı zeytinleri özel kuyulara doldurur. Sonbaharda doldurulan zeytinler kışın ve baharda satılır. Kimi zaman zeytinler bozulur, rengi kahverengiye döner ama RuÅŸen AÄŸa o bozuk zeytinleri çöpe atmaya kıyamaz ve kimyasallarla rengini siyaha çevirip, diÄŸerlerine karıştırıp, yine satar.
RuÅŸen AÄŸa’yı daha yakından tanımak için bir tek örnek anlatsam yeter, gerisine gerek kalmaz. Herkesin sevdiÄŸi bir Adil Dayı vardı, eÅŸi evlerden ırak, o menhus hastalığa yakalandı. Karısının son ümidi ameliyat olmaktı fakat ameliyat için tam kırk bin lira gerekiyordu. Adil Dayı’da nerede o para? Bankaya gitse, banka ipotek ister, nerede mal? Kefil arasa, bu devirde bankanın kabul edeceÄŸi kefili nerede bulacaksın? Denize düÅŸen misali, o da bu RuÅŸen AÄŸa’ya gider. Uzun uzun derdini anlatır ve karısını kurtarmak için kırk bin lira borç vermesini rica eder, yalvarır. RuÅŸen AÄŸa bu, kaçın kurası, paranın kokusunu yedi dağın ötesinden alır. Adil Dayı’ya ÅŸöyle der: “Bak Adil bilirsin seni çok severim. Sana param yok dersem yalan olur ama ben parayla para kazanan bir adamım. Öyle kırk bin lirayı pat diye sana veremem. Bilirsin ben tefeci deÄŸilim, üstelik de faiz dinimizce haram, ben üç kez hacca gitmiÅŸ adamım ama yine de sana yardımcı olmak isterim.” Adil Dayı ÅŸaÅŸkın ÅŸaÅŸkın yüzüne bakar. RuÅŸen AÄŸa devam eder: ” Åžu benim traktörü görüyor musun? Bak bu Fiat ve daha iki yaşında, kız gibi. Bunu sana satayım.” Adil Dayı gözleri fal taşı gibi olmuÅŸ bir ÅŸekilde daha “Ama ben…” demiÅŸken, RuÅŸen AÄŸa sol eliyle Adil Dayı’nın aÄŸzını kapatır, saÄŸ elinin iÅŸaret parmağını dudaklarına götürüp, hastanelerdeki o meÅŸhur hemÅŸire iÅŸaretini yapar: “Susss.” Sonra devam eder: “ Bak aslında bu traktörün deÄŸeri çok daha fazla ama bunu sana 50 bin liraya satayım.” Adil Dayı tekrar bir ÅŸey söylemeye kalkar ama AÄŸa’nın eli yine berikinin aÄŸzını kapar. Bir taraftan da kaÅŸla göz arasında bir senet hazırlar ve Adil Dayı’ya “imzala” iÅŸareti yapar. Senette Adil Dayı’nın 50 bin lira borçlandığı yazılıdır. Zavallı Adil Dayı, imzayı atmıştır ama hala ne olup bittiÄŸini anlamış deÄŸildir. RuÅŸen AÄŸa hemen seneti ceketinin iç cebine yerleÅŸtirir, sonra bir sigara yakar.
RuÅŸen AÄŸa, birkaç dakika sonra sigarasının izmaritini kül tablasına bastırırken, Adil Dayı’ya dönüp: “Yahu Adil ÅŸu senin Fiat traktör hoÅŸuma gidiyor. Anlaşırsak, onu satın alabilirim.” Adil Dayı ÅŸaÅŸkındır. RuÅŸen AÄŸa gayet soÄŸukkanlı bir ÅŸekilde sözünü tamamlar: “Adil senin traktöre 40 bin lira veriyorum, hem de peÅŸin!” Zavallı Adil Dayı hala neler olduÄŸunu anlamamış ama 40 bini duyunca hemen razı olmuÅŸtu. Çünkü onun aklı hasta olan karısındaydı. Önce bir traktör sahibi olmuÅŸ, sonra da elini bile sürmediÄŸi traktörünü RuÅŸen AÄŸa’ya satmıştı. Åžimdi Adil Dayı’nın elinde 40 bin lira, RuÅŸen AÄŸa’nın cebinde ise tarihi altı ay sonraya atılmış 50 bin liralık bir senet vardı. İşte RuÅŸen AÄŸa böyle bir aÄŸaydı.
Ruhi efendi heykelini paraya çevirmek için en uygun kiÅŸinin iÅŸte bu RuÅŸen AÄŸa olduÄŸunu düÅŸündü. Kendi kendine mırıldandı: “Zengin arabasını yüce daÄŸdan aşırır, fakir düz yolda ÅŸaşırır” derler. Ertesi günü Ruhi efendinin damındaydılar. RuÅŸen AÄŸa heykele ÅŸöyle bir baktı, sanki çok anlarmış gibi “Aslında o kadar etmez ama bir on bin lira vereyim” dedi. Ruhi efendinin lafı uzatacak hali yoktu, alış veriÅŸ bitmiÅŸti. Ruhi efendi mutluydu.
Çolak Muzo bu yörede tanınan, arada köye uÄŸrayıp, köylünün tarlasında bulduÄŸu ufak tefek, çanak, çömlek, sikke… vs. yi satın alan, bu iÅŸin ticaretini yapan biri, kısacası tarihi eser kaçakçısıydı. RuÅŸen AÄŸa bu kaçakçıya telefon etti, Çolak Muzo ertesi günü RuÅŸen AÄŸa’nın karşısındaydı. Onu heykelin olduÄŸu depoya götürdü. Çolak Muzo heykeli görünce adeta nutku tutuldu, bir süre konuÅŸamadı. Hiç bu kadar güzel heykel görmemiÅŸti, belki müzelere falan gitse görürdü de, onun iÅŸi müzelerle deÄŸildi.
- AÄŸam bu heykel büyük esnaf iÅŸi, buralarda bunu satın alacak kimseyi bulamayız. Buna İstanbul’dan alıcı bulacağız. RuÅŸen AÄŸa biraz endiÅŸeli: “Aman Muzo bu iÅŸi saÄŸda solda dillendirme gözünü seveyim. Bu iÅŸler netamelidir, başımıza iÅŸ açmayalım.”
- RuÅŸen AÄŸam hiç olur mu öyle ÅŸey? Senin için rahat olsun, bu bizim iÅŸimiz, yalnız benim komisyonumu unutmazsın deÄŸil mi? RuÅŸen AÄŸa kaÅŸlarını çattı:
- Olur mu öyle ÅŸey, sen de payını alacaksın elbet.
Çolak Muzo birkaç gün sonra yanında bir adamla köye geldi. Adam 45 yaÅŸlarında, esmer, kirli sakallı, avurtları çökmüÅŸ, parmakları sigaradan sararmış biri idi. Lafı uzatmadan heykelin bulunduÄŸu depoya yöneldiler. Heykeli görünce adamın yüzüne adeta usta bir poker oyuncusunun duygusuz ifadesi oturdu. Hiçbir ÅŸey söylemeden elini okÅŸar gibi, heykelin çok ince perdahlanmış göÄŸsünde dolaÅŸtırdı. Her ne kadar duygularını saklamaya çalışsa da her halinden heykeli çok beÄŸendiÄŸi anlaşılıyordu. SessizliÄŸi Çolak Muzo bozdu: “Ne diyorsun Enis abi?” Berikinin cevabı tek kelimelik oldu: “Güzel.” Adam sonra RuÅŸen AÄŸa’ya dönüp: - Ne kadar istiyorsunuz , diye sordu. RuÅŸen AÄŸa “Yüz bin dolar” dedi. Enis 15-20 saniye kadar düÅŸündükten sonra, elini RuÅŸen AÄŸa’ya uzattı: “AnlaÅŸtık.” Her ÅŸey o kadar çabuk olup, bitmiÅŸti ki, buna en çok RuÅŸen AÄŸa ÅŸaşırmıştı. Karşısındaki adamın hiç pazarlık yapmadan, yüz bin doları hemen kabul etmesine hayret etmiÅŸ, “KeÅŸke daha fazla isteseymiÅŸim” diye hayıflanmıştı ama artık yapacak bir ÅŸey yoktu. Enis, RuÅŸen AÄŸa’ya:
- Yarın gün batarken, kasabanın giriÅŸindeki köprü başında bekleyeceÄŸiz. Buraya yabancı plakalı bir araçla gelmemiz etrafın dikkatini çekebilir. Oradaki büyük söÄŸüdün altında malı bizim araca nakledince paranı alacaksın. Enis’in bu otoriter, buyurgan tavrı RuÅŸen AÄŸa’nın hiç alışık olmadığı bir tarzdı, pek hoÅŸuna gitmedi ama sonuçta adam haklıydı, malını teslim alınca, parayı ödeyecekti. Ertesi günü akÅŸam üstü anlaÅŸtıkları gibi RuÅŸen AÄŸa, heykeli kamyonetin kasasına koyup, kasabaya doÄŸru yola çıktı. GüneÅŸ batmak üzereydi, RuÅŸen AÄŸa’da ne de olsa belli bir gerginlik vardı, neyse ki artık yolu da yarılamış sayılırdı, ÅŸunun ÅŸurasında kasabaya ne kalmıştı ki? Ama o da ne! Yolda bir jandarma saÄŸ elinde yanıp sönen, kırmızı renkli dur iÅŸareti, sol eliyle de durmasını iÅŸaret ediyordu. “Hay aksi” diye söylendi. YavaÅŸça frene bastı, kamyoneti saÄŸa çekti, aracın camını açtı.
Jandarma eri ehliyet ve ruhsatı istedi. Sonra bunları yolun kenarında bekleyen bir sivile götürdü. O ana kadar kenarda bekleyen sivili fark etmemiÅŸti. O sivil ÅŸahıs el feneri ile ehliyeti dikkatlice gözden geçirdi, bir taraftan ehliyetteki bilgilere bakıp, bir taraftan da elindeki telsizle birileriyle konuÅŸuyordu. Kamyonetin içinden ne konuÅŸtuÄŸu anlaşılmıyordu. RuÅŸen AÄŸa heyecandan titremeye baÅŸlamıştı. Derken o sivil ÅŸahıs kamyonetin açık camına yaklaşıp: - Aracın kasasında ne var? RuÅŸen AÄŸa kaskatı olmuÅŸtu. Önce “Åžeyy…” dedi sonra “Hiçbir ÅŸey…”, en sonunda da “Bir taÅŸ parçası” diyebildi. Onun bu ÅŸaÅŸkın tavırlarını gören sivil ÅŸahıs, askere dönüp: - OÄŸlum, bak bakalım ÅŸu aracın kasasında ne varmış? Asker, keskin bir selam verip: “BaÅŸ üstüne komutanım” dedi ve bir solukta kamyonetin kasasına çıktı. Bir dakika sonra aÅŸağıya seslendi: - Komutanım burada kilimlere sarılmış, her tarafı koli bandı ile bantlanmış, ağır bir cisim var! Komutan keskin bir tonla emretti: “AÅŸağı indir!”
Askerin yalnız başına indirmesi mümkün deÄŸildi, komutan da yardıma geldi. Sonra da RuÅŸen AÄŸa’dan yardım istediler. RuÅŸen AÄŸa isteksizce yardım etmeye geldi, artık titremeleri saklanacak gibi deÄŸildi. Heykel nihayet yol kenarına inmiÅŸti. Komutan cebinden bir çakı çıkardı. Önce heykelin baÅŸ tarafına dolanmış urganı, sonra koli bantlarını, daha sonra da kilimi kesti. Apollon’un başı ve onu çevreleyen defne dalları bütün güzelliÄŸi ile ortaya çıkmıştı. Komutan sert bir sesle: - Bu nedir? Kime götürüyorsunuz? Nereden aldınız? RuÅŸen AÄŸa’nın arka arkaya gelen bu sorulara verilecek hiçbir yanıtı yoktu. “Ben… Yani aslında… O taşı ÅŸey yapmak için…” gibi anlamsız kelimeler geveliyordu. Komutan aynı sert ses tonuyla, askere seslendi:
- Tarihi eser kaçakçılığı! OÄŸlum derhal müsadere tutanağı tutulacak ve bu adamı karakola teslim edeceÄŸiz. Asker aynı sertlikte yanıtladı: “BaÅŸ üstüne komutanım!”
- OÄŸlum önce ÅŸahsın kimlik bilgilerini, sonra yeri, tarih ve saati yaz. Sonra da… RuÅŸen AÄŸa bir ara bayılır gibi oldu, sonra kendini toparladı. Artık her ÅŸeyin sonuna gelinmiÅŸti. O sırada, karşı yönden gelen bir kamyonet yanlarında durdu. Araçtan inenler Enis ve Çolak Muzo idi. Başı açıkta olan heykel yolun kenarında yatıyor, komutan askere tutanağı dikte ediyordu. Enis önce RuÅŸen AÄŸa’ya bakıp “Ne oldu” der gibi bir iÅŸaret yaptı. RuÅŸen AÄŸa’nın diÅŸleri birbirine vuruyordu, konuÅŸacak durumda deÄŸildi. Enis, RuÅŸen AÄŸa’ya eliyle biraz uzaklaÅŸmasını iÅŸaret etti, RuÅŸen AÄŸa 5-6 metre öteye gitti. Sonra komutanın yanına gidip bir ÅŸeyler konuÅŸmaya baÅŸladı. Enis birkaç dakika komutanla konuÅŸup, arada eliyle RuÅŸen AÄŸa’yı ve heykeli göstererek, sanki komutanı bir ÅŸeylere ikna etmeye çalışıyor gibiydi. Sonra komutanla askeri yalnız bırakıp, RuÅŸen AÄŸa’nın yanına geldi, elini saÄŸ omuzuna koydu: “AÄŸam komutanla konuÅŸtum durum çok kötü, bu suçun cezası 5 sene 6 aydan baÅŸlıyor. Galiba yine de bir çözüm yolu bulacağız gibi ama biraz masraflı olacak” dedi. RuÅŸen AÄŸa çömeldiÄŸi yerde iki elini yumruk yapıp, çenesinin altına koymuÅŸ, orada tespih böceÄŸi gibi büzülüp kalmıştı. “Masraf” kelimesini duyunca birden canlandı: “Ne kadar?” Bu sefer Enis sordu: ”Üstünde ne kadar var?” RuÅŸen AÄŸa: “Cebimde beÅŸ bin kadar var, bir de arabadaki zarfta bugün topladığım kiralar ve hasılat olacak, kırk bin küsur.” Enis: “ Sen hele onları getir hemen, bilmem komutanı ikna edebilecek miyiz?” RuÅŸen AÄŸa hepsini Enis’e teslim etti. Enis paralar ve zarfla birlikte komutanın yanına gitti.
Komutan elindekileri cebine yerleÅŸtirirken, RuÅŸen AÄŸa’ya yaklaÅŸtı:
- Bu seferlik seni affediyorum ama bir daha görmeyeyim. Yoksa elimden bu kadar ucuza kurtulamazsın. Åžimdi çek git bakalım. RuÅŸen AÄŸa yaÅŸlı gözlerle komutanın ellerine sarıldı. Sonra direksiyona geçmesiyle aracın köye doÄŸru gözden kaybolması bir oldu.
Enis askere dönüp: “Artık sen de bir an önce çıkar ÅŸu üstündekileri” dedi. Adam alelacele üstündeki asker giysilerini çıkarttı. Hep birlikte heykeli Enis’in kamyonetinin arkasına yerleÅŸtirdiler, ikisi ön tarafa, Enis’in yanına, Çolak Muzo da kamyonetin arkasına bindiler ve RuÅŸen AÄŸa’nın tam aksi yönünde hızla uzaklaÅŸtılar.