OSMANLI BORÇLA GİTTİ

Cevat KULAKSIZ 

Konuk Yazar

Cengiz Özakıncı’nın Türkiye’nin Siyasi İntiharı Yeni Osmanlı Tuzağı adlı kitabını okuyordum. Kitabın 104 ncü sayfada ll. Abdülhamid, Dış Borç ve Toprak Yitimi baÅŸlıklı bölümünde Osmanlı’nın borcuna karşılık, alacaklıların topraklarına (Midilli) el koymalarını görünce inanın ÅŸok oldum.

Åžimdiki, Cumhuriyetimizin en gerici iktidarınca o tesise bu tesise adının konulduÄŸu ll nci Abdülhamid özentileri bir yana, biz tarihi acı gerçekleri yansıtan Özakıncı’nın satırlarına bir göz atalım.
“Osmanlı 1854 ten baÅŸlayarak borç aldıkça toprak yitiriyor, toprak yitirdikçe dış borç alıyordu ve bunun sorumlusu, PadiÅŸahlık özentilerinin savladığı gibi sadrazamlar, İttihatçılar vs deÄŸil, doÄŸrudan doÄŸruya Osmanlı’nın bilim ve teknoloji alanında Batı’nın gerisinde kalmış olmasıydı. 
Bilim dışı zihniyet Osmanlıda da, şimdi de aynı
60 bin kişilik cami tartışması
SP lideri Temel KaramollaoÄŸlu,"hangi akıllının başına Çamlıca Tepesi'ne 60 bin kiÅŸilik cami yapmak gelir ya? Bir kere doldursunlar ellerini öperim" demiÅŸti.
CumhurbaÅŸkanı R.T. ErdoÄŸan da ona ÅŸöyle demiÅŸti:
“Sen bu hesabı kalk bir de Kanuni’ye sorsana, Fatih’e sorsana”.     
Ben de, izniniz olursa, bu soruyu soracağım ve yanıt vermeye çalışacağım.         
Avrupa’da Rönesansla aydınlanma çağı baÅŸlarken, matbaa İstanbul’un alınmasından üç yıl önce bulunmuÅŸken, Osmanlı, elinde kılıç Yemen’den Viyana kapılarına kadar fetihlerle yaÄŸma ve talan peÅŸinde idi. (Piri Reis’in talan rüÅŸvetinin paylaşımı yüzünden idam edildiÄŸini tarih sayfalarından okuyunuz.) 
Avrupa’da ÅŸehir ÅŸehir, belde belde matbaa makineleri kurulup aydınlanma çabaları sürerken, Osmanlıda ise devletin servetini gelirlerini İstanbul’a büyük camiler yapıyor olmasını, bilim okulu yerine medrese açmasını medeniyete, çaÄŸdaÅŸlığa hizmet sanılıyordu. Günümüzde de tıpkı ÅŸimdiki, Cumhuriyet tarihinin en gerici iktidarı AKP-RTE nin borçlanarak oraya buraya lüks camiler yapmayı, okulları imam hatip yapmayı çaÄŸdaÅŸlaÅŸma sanıyor. 
Åžimdi burada RTE nin dediÄŸi gibi, Fatihe Kanuniye soralım. Avrupalı, ÅŸimdiki çaÄŸdaÅŸlığa oraya buraya en büyük, en lüks kilise (mabet) yaparak mı ulaÅŸtı? Kesinlikle deÄŸil, çünkü dünyada dinle, mabetle,  sadece dine yönelmekle çaÄŸdaÅŸlaÅŸma olamaz, böyle bir örnek de yok. Batı ülkeleri Ronesans’tan baÅŸlayarak günümüzdeki çaÄŸdaÅŸlığa, laik düÅŸünce, demokrasi, bilim ve sanatla ulaÅŸtı. Dünyanın en geri kalmış ülkelerine bir bakın (özellikle bütün Müslüman ülkeleri) hepsi de demokrasiden bihaber, demokrasiden uzak ve tek adamla yönetiliyordu. Türkiye ise 1950 den sonra kör topal da olsa demokrasiye yönelmiÅŸse de, 66 yıl sonra AKP-RTE iktidarı sürecinde halkı kandıran bir referandumla demokrasiden uzaklaşıp öteki Müslüman ülkeler gibi tek adam yönetimine dönüÅŸ yapmıştır. Dünyadaki geri kalmış ülkelerin hepsi de tek adamla yönetilen ülkelerdir. Zaten 16 yıldan beri tek adamla yönetilen ülkemiz (2002-2008 arası hariç) adalet, demokrasi, insan hakları, özellikle ekonomi alanında sürekli geriye gitmektedir. Prof. Dr. Ali Can Ulusal EÄŸitim DerneÄŸindeki bir konferansında ÅŸöyle diyordu: “Dünyada geri kalmış ülke yoktur, tek adamla kötü yönetilen ülkeler vardır” ve geri kalmışlığı tek adamlı yönetime baÄŸlıyordu. Yine aynı konferansta Ali Can, “ IMF ve Dünya Bankası verilerine göre, Türkiye’de 2008 de fert başına düÅŸen gelir 10200 Dolar ilen, 2018 de 8000 dolara düÅŸmüÅŸtür, hükümet bunu halktan saklıyor”.  Bu ne demektir, hepimiz herkes fakirleÅŸiyoruz demektir. Bunu piyasada soÄŸandan patatese kadar fiyatlara ve alım gücümüze bakarak anlayabiliriz.
Matbaaya ve bilime ilgisiz kalan Osmanlı çağın gerisinde kalmıştı. AKP-RTE iktidarı da aynı yolda.
Osmanlı borçla gitti sıra bizde mi?

Matbaa 1450 yılında bulunurken, azınlıkların İstanbul’da el yazması ile de olsa yayınevleri vardı.  Osmanlıya ise, bilimin geliÅŸmesine çok büyük etkisi katkısı olan matbaa ancak 270 yıl sonra Lale Devrinde (o da Macar dönmesi İbrahim Müteferrika tarafından zorlukla) getirilebilmiÅŸtir.   Ama Osmanlı matbaaya ve de bilime öylesine ilgisiz kalıyordu ki, tıpkı RTE-AKP iktidarının bilim, teknoloji ve sanattan uzaklaÅŸarak oraya buraya kocaman cami yapmayı, okulları medreseye benzer imam hatip okulu yapmayı çaÄŸdaÅŸlık-medeniyet sayıyorsa, Osmanlı da bilime matbaaya ilgisiz kalmayı, kocaman cami yapmayı, medrese açmayı çaÄŸdaÅŸlaÅŸma sanıyordu. Bu zihniyet taa 1923 yılına kadar geldi.
Bir ülke boya yapar gibi bir anda uygarlaÅŸamaz, çaÄŸdaÅŸlaÅŸamaz, bunun için uzun bir eÄŸitim ve kültürleÅŸme süreci vardır. Yine bir ülke, bir anda da batamaz, yıkılamaz, uzun süre tek adam yönetimi ile bilimi, kültürü dışlayarak yavaÅŸ yavaÅŸ geriler. 
Osmanlının da yıkılma sürecine bir bakın, önce duraklama, gerileme ve yıkılış, bu süreç üç yüz yıldan fazla sürdü. 
Bilime ilgisiz kalan devlet toplum batar 
Oysa Osmanlının Ronesans-matbaa geliÅŸimine, bilim ve buluÅŸlara ilgisiz kalması;  medreseyi bilim okulu sanması, oraya buraya kocaman cami ve saray yapması onu nasıl çaÄŸdaÅŸ dünyadan geride kalmasına neden olmuÅŸsa, ÅŸimdiki AKP-RTE iktidarının da borçlanarak oraya buraya lüks cami, saray yapması, imam hatipleri bilim okulu sanması Osmanlının bu geri kalma sürecine, birbirine ne kadar da benziyordu. 
"Firavunlarınki gibi Kilise'nin egemenliÄŸi de sömürüye dayanıyordu... Victor Hugo, Sefiller'de de, Notre Dame'ın Kamburu'nda da sömürü ve sefaleti anlatır... 
Aydınlanma Devrimi ile Kilise egemenliÄŸini kaybedince sömürü ve görkemli katedraller yaptırma devri sona erdi... 
Günümüzde ortaçağı yaÅŸayan İslam dünyasının muktedirleri de egemenliklerini gösteriÅŸli saraylar ve büyük camiler yaptırarak göstermek istiyorlar..."(1) 
Oysa üretime, bilime dönük olmayan cami ve imam hatipler halkın refahına katkı saÄŸlamadığı için kalkınmaya etken olmadığından, ülkenin geri kalmasını neden oluyordu. Osmanlının hemen hemen hiçbir sanayi tesisi, fabrika,  bir üretim alanı yoktu. Åžimdiki bu yönetim de Cumhuriyetin bin bir zorlukla kazanımları olan fabrika ve tesisleri satıp savuyor, bir tane fabrika bile kurmuyordu. Tarımı da ihmal edince, artık sanayi ürünleri yanında tarımın hemen hemen tüm ürünlerini dışarıdan almaya baÅŸlıyordu. Kısaca bir ülke ulusal gelirini üretim yapacak fabrika kurmaz, tarımı ihmal ederse,  o ülke çağın gerisinde kalır. Åžimdi bu süreci yağıyoruz.  
Cehaletten cahillerden medet uman bir ülke iflah olmaz.
Yükselme devrinde savaÅŸlar kazanılıp ülkeler fethedildikçe, Osmanlıda üretim olmadığı halde, talan, yaÄŸma ile hazinesinin dolduruluyordu. Ne zaman ki bu saydığımız, ilim, sanat, demokrasi alanındaki gerileme yavaÅŸ yavaÅŸ baÅŸlamışsa hazinesi de boÅŸalıyor, devlet borç almak zorunda kalıyordu.  Üstelik kendi başına desteksiz bırakılan Türk Köylüsü Türk Çiftçisi de “aÅŸar ve öÅŸür” vb vergileri ile inletiliyordu; halkının da yüzde 95 inden fazlası okuryazar deÄŸildi. Her ikisinin de bilim ve teknolojiye ilgisiz kalması geriye gitmelerine neden olmuÅŸtur. Bakıyorlar ki okumuÅŸ aydın insanlar kendilerine oy vermiyor, sadece cahillerden oy alınca, baÅŸtaki AKP-RTE nin bir akademisyenin dediÄŸi gibi, cahillerden medet ummaya baÅŸladılar ve bir akademisyenleri “biz cahillerin ferasetine güveniyoruz” diyebiliyordu. ÇaÄŸdaÅŸ bir devlet cahillerden nasıl medet umar!) Tıpkı Osmanlının yaptığı gibi, cehaletten ve cahillerden medet uman bir devlet, çaÄŸdaÅŸlaÅŸma ÅŸöyle dursun, asla iflah olamaz.
Öyleyse, çare ÅŸunlar:
  1. Hemen en kısa zamanda yeni bir anayasa deÄŸiÅŸikliÄŸi ile tekrar TBMM ne dayalı gerçek bir demokrasiye dönülmeli, tek adam yönetimine son vermelidir.
  2. İmam Hatip sayılarını sadece imam yetiştirecek seviyeye getirilmelidir.
  3. Avrupa’nın hiçbir ülkesinde devlet bütçesine dayanan bizdeki Diyanet İşleri BaÅŸkanlığı gibi bir makam yoktur. Diyanet İşleri BaÅŸkanlığı hemen kapatılmalı, özerk hale getirilmelidir. (Bu kurumun bütçesine bir bakın yatırımcı kaç bakanlığın bütçesine eÅŸit)
Bu giriÅŸten sonra, biz, tarihi kaynaÄŸa dönelim, Osmanlı’nın ll. Abdülhamid zamanında borcuna mukabil vatan parçasına nasıl el konulduÄŸuna göz atalım. 
(Åžimdilerde 17 yıllık AKP-RTE iktidarının Cumhuriyet Tarihinin en büyük borç altına girdiÄŸini, lüks camiler, saraylar yaparken, bilim okullarını kapatıp imam hatip açtığını, doÄŸru dürüst yatırım- sanayi-fabrika yapmadığını-tarımı batırdığını kafamıza not edelim).
Osmanlı borçla gitti sıra bizde mi?
                                                      
ll. Abdülhamid’in Dış Borç ve Toprak Yitimi


1875 yılında Fransız uyruklu iki Yahudi tefeci Lorando ve Tubirni’den alınan 200.000 altın borç 20 yıl ödenemeyince faiziyle birlikte 750.000 altını bulmuÅŸ.  ll. Abdülhamid bu borcu ödeyemeyince Fransız devleti bu iki Yahudi tefecinin Fransız uyruklu olduklarını öne sürerek alacaklarına karşılık Osmanlı toprağı olan Midilli Adası’nı iÅŸgal edeceÄŸini ve gümrük gelirlerine el koyacağını duyurmuÅŸ, ll. Abdülhamid’e 3 gün süre tanımıştı. Süre dolmasına karşın borç ödenmeyince, Fransa, büyükelçisini geri çekmiÅŸti. 4 Kasım 1901 de Fransız donanması Midilli Adası’nı iÅŸgal ederek gümrük gelirlerine el koymuÅŸ ve Midilli’deki Osmanlı egemenliÄŸine son vermiÅŸti. Bütün bunlar daha İttihat ve Terakki Partisi yönetime gelmeden yıllar önce ll. Abdülhamid’in ülkeyi tek başına yönettiÄŸi, dilediÄŸi kiÅŸiyi sadrazamlığa oturtup dilediÄŸi sadrazamı dilediÄŸi an kovduÄŸu yıllarda oluyordu.
Osmanlı ll nci Abdülhamid devrinde böylece borç yüzünden topraklarına el konulurken, Osmanlı sarayında günde yedi bin kiÅŸiye yemek çıkarmış. DüÅŸünün o gündeki ve günümüzdeki saray israfını. Bilime ilgisiz kalan Osmanlı padiÅŸahı ll. Abdülhamid sarayda fala baktırır, sarayda “Cinci Hoca” diye anılan Ebul Hüda, Åžeyh Zafiri gibi nice üfürükçü ve falcıları beslermiÅŸ. (Åžimdilerde Türkiye’nin en müsrif saray-binasında Fesli Deli Kadirler besleniyordu).
Osmanlı Devleti ll. Abdülhamid’ten çok daha önce kendi ayakları üzerine duramaz, kötürüm bir halde idi”.(2)
“Kırım Savaşı yüzünden Osmanlı bütçesi tamtakır kalmış, devlet kendi memurlarının aylıklarını bile ödeyemez duruma düÅŸmüÅŸtür ve Osmanlı İmparatorluÄŸu, bu yüzden, tarihinde ilk kez 1854 te Mısır’ın gelirlerini İngiltere ve Fransa’ya ipotek ederek Yahudi bankerlerden borç para almıştır…” (3)
Osmanlı devleti bilim ve teknolojiye ayak uyduramadığı için, gittikçe geriliyor, borçlanıyor, borçlandıkça toprak kaybediyordu. Abdülaziz padiÅŸah olduÄŸunda yaklaşık 25 milyon altın lira dolayında olan dış borçlar, Abdülaziz’in padiÅŸahlığı döneminde on kat artarak yaklaşık 250 milyon altın liraya fırlamıştı. Devlet, dışarıdan borç bulamadığı sürece memur aylıklarını ödeyemez durumdaydı. Abdülaziz Avrupa’dan aldığı borçların faizini bile ödeyemez duruma düÅŸmüÅŸtü.(4)
Bu kadar borç altına giren Osmanlı, borçlarını ödeyemeyince toprak satışına baÅŸladı. Åžimdiki AKP-RTE yönetiminin artan borç karşısında ülkenin nice, banka, fabrika, limanlarını yabancılara sattığını bir düÅŸünelim. 
Osmanlı borçlarını ödeyemeyince: 
“1881 ile 1939 seneleri arasında Osmanlı Devletinin diÄŸer ülkelere olan borçlarını yani dış borçlarını takip eden ve düzenleyen kuruma Duyunu Umumiye adı veriliyordu.
II. Abdülhamit döneminde açılan Duyunu Umumiye'nin temel anlamı “Genel Borçlar” olarak geçmektedir. Yabancı devletlerden oluÅŸan bu idareyle Osmanlı topraklarındaki tütün üretimi gibi bazı kalemler bizzat yabancı devletler tarafından yönetilerek bunların gelirlerine el konulmuÅŸtur. 1881 yılında bu kurum kurulduktan sonra Osmanlı Devletinin Mali ve ekonomik birçok alanında etkisi olmuÅŸtur.
İlk kez Kırım Savaşı sonrası 1854 yılından itibaren dış borçlanmaya giden Osmanlı Devleti, 1874 yılına gelindiÄŸinde 15 ayrı ülkeden dış borç almıştı. Bu süre zarfı içinde ise 239 milyon lira borç olmasına raÄŸmen hükümetin elinde sadece 127 milyon lira bulunmuÅŸtur. Osmanlı Devleti ilk borçlanmasını ise Kırım savaşı zamanında savaÅŸ giderlerini karşılamak amacıyla yapmıştır.
Lozan AntlaÅŸması ile Duyunu Umumiye kurumunun vergi denetleme görevi son bularak yalnız borçların alacaklılara paylaÅŸtırılması görevi devam etti...
Osmanlı Devleti çöktükten sonra bu topraklarda kurulan yeni devletler ve Türkiye arasında bu borçlar paylaÅŸtırıldı. Ancak borcun büyük bir kısmı Türkiye'ye kaldı. Bu borçlar ancak Cumhuriyet döneminde bitirilmiÅŸtir”. 
TC Devleti o kıt imkânları ile hem fabrikalar tesisler yapmış, hem de Osmanlıdan kalan borçları 1940 ların sonuna kadar zorlukla ödemiÅŸtir.(5)
Türkiye’nin borçları da neredeyse ulusal gelire doÄŸru yaklaÅŸmakta olduÄŸunu ve dış borcun 450 milyar doları geçtiÄŸine göre, her halde daha dikkatli daha tasarruflu bir toplum, devlet olmamız gerekir. Yoksa  “borç yiyen kesesinden yer, borç yiyen emir alır, borç yiyen itibar kaybeder”.
Cevat Kulaksız