1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılması ve arkadan da Sovyetler BirliÄŸi’nin çökmesiyle uluslararası iliÅŸkilerde yeni bir dönem baÅŸladı ve “iki kutuplu” dünyanın yerini “çok aktörlü” bir dünya aldı. Emperyalizmin bu yeni aÅŸamasında bir sürü oyuncu için de yeni fırsatlar doÄŸuyordu.
Bu fırsatı deÄŸerlendiren ve komünizm korkusundan sıyrılan büyük sermaye coÅŸmuÅŸ, tatlı beklentilerle etrafa para saçmaya baÅŸlamıştı. Bu dürtüyle, on beÅŸ yıl içinde, kalkınmakta olan ülkelerin üretimi (satın alma gücü paritesiyle) dünya üretiminin yarısını biraz geçti ve aynı yıl küresel büyümenin yarıdan fazlası da yine bu coÄŸrafyada gerçekleÅŸti. Bu dönem geçerli olan ve temel görevini “küreselleÅŸmeyi” desteklemek ve yaygınlaÅŸtırmak olarak özetleyebileceÄŸimiz ekonomik sisteme de “neoliberalizm” adı verilmiÅŸti.
DiÄŸer yandan Sovyet sisteminin çökmesiyle baÅŸlayan dönemde “finans kapital” coÅŸmuÅŸ, üretimi devreden çıkararak parayla para kazanmanın yollarını aramaya baÅŸlamıştı. 2001 yılında G. W. Bush, bu koÅŸullarda, Amerika’da herkesi ev sahibi yapma vaadiyle iktidara geldi ve bankalar da kredi musluklarını açtı. Risk almanın deÄŸil, almamanın cesaret sayıldığı bir finans çılgınlığı yaÅŸanıyordu ve yatırım bankaları (Goldman Sachs, Morgan Stanley, Lehman Brothers, Merrill Lynch), finans devleri (Citigroup, J. P. Morgan), menkul kıymet sigorta ÅŸirketleri (AİG) ve rating kuruluÅŸları bir “saadet zinciri” oluÅŸturarak kirasını bile ödeyemeyen insancıkları “ev sahibi” yapmaya baÅŸlamışlardı. Ne var ki zincir 15 Eylül 2008’de Lehman Brothers’ın iflasıyla kopuyor ve bir hafta içinde dünya borsalarında 25 trilyon Amerikan Doları ($) buharlaşıyordu.
Yeni bir döneme girilmiÅŸti; ortada 1929’u anımsatan bir kriz vardı; aynı hataları tekrarlamamak ve her ÅŸeyden önce de çöküÅŸleri ekonomiyi de çökertecek (too big to fail) ÅŸirketleri kurtarmak gerekiyordu. Kapitalist metropollerin merkez bankaları bu koÅŸullarda devreye girdi ve çöküÅŸü önlemek için para basmaya baÅŸladılar. Oysa piyasaya sürülen trilyonlarca dolar beklenen canlanmayı saÄŸlayamıyor, bunların önemli bir kısmı da yüksek faizlerle kalkınmakta olan ülkelere akıyordu. Bu yeni dönemin etkisiyle, geliÅŸmekte olan ülkelerin önemli bir bölümü “ekonomik büyümelerini” artırmış, geliÅŸmiÅŸ ülkeler de küçülmelerini durdurmuÅŸ ve bir kısmı, düÅŸük oranlarda da olsa yeniden büyüme tüneline girmiÅŸti.
Bu büyüme, 2019’un son aylarında Çin’de baÅŸlayan ve sonra hızla tüm dünyaya yayılan korona salgını etkisiyle daha da kaygı verici hale gelen “kırılganlığa” kadar sürdü.
2020’nin Mart Ayı’ndan sonra iyice etkisini arttıran ve halen tüm hızıyla süren pandemi ile mal ve insan dolaşımının sınırlanmış olması, ülke ve bölgeler arasındaki “ticaret savaÅŸlarının” önemini arttırdı. YaÅŸadığımız zaman diliminin güncel sorunları, “serbestleÅŸmeden korumacılığa, demokrasiden otoriterleÅŸmeye” ÅŸeklinde formüle edilen bu gündeme yoÄŸunlaÅŸmaktadır.
İşte çalışmamızın amacı, yazımızın baÅŸlığında ifadesini bulan mottonun gerçeklerini ve destekleyen faktörleri irdelemek; söz konusu süreç ve neoliberalizm ve popülizm arasındaki “tamamlayıcı” iliÅŸkiyi saÄŸlayan unsurlar hakkında çıkarımlar yapılarak, popülist siyaset tarzının neoliberalizm ile olan yadsınamaz baÄŸlılığı ortaya koymak olmuÅŸtur.
NEOLİBERALİZM veya NEOLİBERAL KÜRESELLEÅžME
Neoliberalizm, 20. Yüzyılın son çeyreÄŸinde kullanımı yaygınlık kazanan yeni bir kavram olarak hayatımıza girmiÅŸtir. Neoliberalizmi temellendiren “küreselleÅŸme”, her ne kadar çok boyutlu olarak tartışılsa da, esasen temelinde ekonomik bir süreçtir. Özellikle 1980’lerden bu yana küreselleÅŸmenin ekonomik boyutu, neoliberal bir görünüm kazanmıştır. Dahası, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler BirliÄŸi’nin (SSCB) çöküÅŸüyle beraber dünya ekonomisi, fiilen neoliberal küreselleÅŸmenin güdümüne girmiÅŸtir. 1990’larda ABD BaÅŸkanı Ronald REAGAN ve BirleÅŸik Krallık BaÅŸbakanı Margaret THATCHER önderliÄŸinde oluÅŸturulan ve Washington Uzlaşısı ile pekiÅŸtirilen neoliberal ekonomik sistem, 2000’li yıllarda da geliÅŸmeye ve 2007-2009 krizine raÄŸmen de varlığını sürdürmeye devam etmiÅŸtir.
DiÄŸer yandan neoliberalizmi, birçok bakımdan “karşı devrimci” bir proje olarak görüÅŸler de bulunmaktadır. Onlara göre neoliberalizm, o zaman diliminde devrimci hareketlerin olduÄŸu -Mozambik, Angola, Çin vb.- geliÅŸmekte olan dünyanın çoÄŸundaki devrimci hareketleri, ama aynı zamanda İtalya ve Fransa gibi ülkelerde yükselen komünist dalgayı, daha az bir derecede İspanya’daki uyanış tehdidini en başından engelleyecekti.
Temelinde sermaye, emek, giriÅŸimcilik ve doÄŸal kaynakların global ölçekte serbestçe dolaşımına dayanan neoliberal küreselleÅŸme, uluslararası serbest ticaret rejimini, ekonomide devlet müdahalesinin azaltılmasını, kamusal hizmetlerin özelleÅŸtirmelerini teÅŸvik etmiÅŸ ve desteklemiÅŸtir. Bununla birlikte oluÅŸturulan neoliberal düzen içerisinde ulus-ötesi firmalar, imalatlarını veya imalatlarının bir kısmını, iÅŸ-gücünün ucuz ve vergilerin nispeten düÅŸük olduÄŸu ülkelerde yaptırma olanağı bulmuÅŸ ve bundan da epey kazançlı çıkmışlardır. Bütün bunlara ek olarak özellikle 2000’li yıllarla birlikte imalât sanayiinde uygulanan ileri derecede teknolojik geliÅŸmeler ve üst düzey otomasyon uygulamaları yüksek büyüme, artan kâr oranları ve üretimde verimlilik yaratmış; mal ve hizmet fiyatlarını düÅŸürmüÅŸtür.
Tüm bu geliÅŸmeler (üretim üstlerinin taşınması, artan otomasyon gibi) bir kısım ülkelerde iÅŸsizliÄŸi artırmış veya iÅŸçi ücretleri azaltmıştır. Neoliberal küreselleÅŸmedeki bu yaygınlaÅŸma, imalât sektöründen çok, finans sektörünün geniÅŸlemesine yol açmıştır.
DiÄŸer yandan, “kontrolsüz sermaye hareketleri” sonucunda ortaya çıkan ülkesel ve bölgesel “finans krizleri”, neoliberal kapitalizmin en karakteristik özelliklerinden birisi haline gelmiÅŸtir. “Yüksek borçlanmaya dayalı ekonominin” sürdürülemez hale gelmesiyle patlak veren bu krizler, emeÄŸiyle geçinen kesimlerin yaÅŸamlarını alt-üst ettiÄŸi gibi, “ekonomileri daha güvensiz hale getiren neoliberal uygulamaların topluma dayatılmasının” da gerekçisi olarak kullanılmaktadır. Bu “kısır döngü” geniÅŸ nüfus kesimlerinin yaÅŸam koÅŸullarını zorlaÅŸtırırken, servet ve zenginliÄŸin de çok küçük bir azınlığın elinde toplanmasına neden olmaktadır.
Günümüzde kurallara dayalı bu liberal dünya düzeninin sallantıda olduÄŸunu görüyoruz. Dünya nüfusunun yarısından fazlası otokrat liderler ve demagoglar tarafından yönetilmektedir. Fakat yine de, bu fikrin son 40 yılın neoliberal ekonomik düÅŸüncesine damga vurduÄŸunu söylemek gerek.
Neoliberalizmin uygun gördüÄŸü küreselleÅŸme, birey ve toplumları kendi kaderlerinin önemli deÄŸiÅŸkenlerini tayin etme yetisinden alıkoydu. Neoliberalizm ve demokrasinin eÅŸ zamanlı olarak düÅŸüÅŸe geçmesi ise, tesadüf ya da basit bir bağıntının sonucu deÄŸil. Neoliberalizm, 40 senedir demokrasinin altını oymaktadır.
POPÜLİZM
Günümüzde popülist siyaset tarzı da bu amaç doÄŸrultusunda kamuoyunun belirli açılardan kolayca harekete geçirilebildiÄŸi bir siyaset tarzı olarak benimsenmeye baÅŸlamıştır. Temel olarak “gerçek halkın gerçek temsilcisi” iddiası ile siyasi alanda varlıklarını sürdüren popülistler, kriz dönemlerinin temel sebebini “var olan düzen” olarak gösterirken kendilerinin “düzenin dışında” olduklarını öne sürmektedirler. Özellikle saÄŸ popülizmi, mikro milliyetçilikler aracılığıyla kriz dönemlerinin suçlusunu “halktan olmayan” kimseler olarak ifade ettikleri gözlemlenmiÅŸtir.
Öte yandan yapılan çalışmalara bakıldığında, sol popülist hareketler Latin Amerika ülkelerinde daha fazla gözlemlenirken, saÄŸ popülist hareketlere ise Avrupa ve Amerika bölgelerinde daha yaygın biçimde rastlanmaktadır.
SaÄŸ ve sol popülizm ortak hedeflere veya söylemlere sahip olsa da, her iki popülizm türü de kendine has retoriÄŸi aracılığıyla “gerçek” halka seslenmeyi amaç edinmektedir. Böylece gerçek halk olarak belirtilen topluluÄŸun liderliÄŸini üstlenmektedirler. Öte yandan ekonomik ve toplumsal krizlerin sebebi olarak gösterilen, belirli bir sınıfı veya kesimi “halkın düÅŸmanı” ilan ederek, bu düÅŸmanın karşısında duracak bütünleÅŸtirici role bürünürler. Böylece popülistler, mevcut krizlerin çözüm yolunu yalnızca kendilerini olarak göstermekle birlikte, liberal demokrasiye zarar veren bir siyaset biçimi olarak ortaya çıkmaktadırlar.
Kavramın kuramsal tarifi üzerinde durduÄŸumuzda popülizm kavramının, popülist olarak adlandırılan liderlerin söylemleri ve iktidara gelme yolları dikkate alınarak çeÅŸitli politik kuramcılar ve akademisyenler tarafından farklı biçimlerde tanımlanmaya çalışıldığı görülmektedir. Ancak aÅŸağıdaki iki tarifin “en kapsayıcı” niteliÄŸi taşıdığını görmekteyiz.
Matthijs ROODUJİN popülizmi “Anti elitizm; halk merkezlilik; homojen halk kavrayışı; doÄŸrudan demokrasi; dışlama; kriz ilanı; basit dil; doÄŸrudan iletiÅŸim tarzı; kutuplaÅŸma; dışarıdanlık imgesi; liderliÄŸin merkezileÅŸmesi; lider ve takipçileri arasında gevÅŸekçe dolayımlanmış bir iliÅŸki” olarak; Hollandalı Sosyal bilimci Cas Mudde’de “demokratik olmayan liberalizme karşı liberal olmayan demokratik bir cevap” olarak tanımlamaktadır. Ersin KALAYCIOÄžLU da popülizmin temel özelliklerini, “manichean (ikili inanış) bir toplum algısı, tekil ve organik bütünlük arz eden, çoÄŸulculuk karşıtı halk ve seçkin tanımlaması ve mücadelesiyle, yasa, kural ve kurumlara olan antipatisiyle olaÄŸanüstü bir otoriterlik potansiyeline sahip olması ÅŸeklinde sıralamaktadır.
Popülizmin kesin bir tanımı olmamasına karşın, belirli ortak noktaları barındıran genel bir çerçeve ile sınırları çizilebilmektedir. Her ne kadar farklı dinamikler ve toplumsal koÅŸullarda ortaya çıkmış olsalar da, popülist siyaset tarzının anti-elitist, sistem karşıtı, halk diline indirgenmiÅŸ ve doÄŸrudan iletiÅŸime dayanan bir retorik, dışlama ve kutupsallaÅŸtırma içeren, krizin varlığına dayandırılan iktidar meÅŸruiyeti ve kendi iktidarını tek çıkış yolu göstermesi ile kavramsal olarak sınırlandırılabilmektedir.
Popülizm baÄŸlamında gözlenen bir diÄŸer konu da, saÄŸ popülist iktidarların, var olduÄŸunu iddia ettikleri sistemsel krizin nedenlerini neoliberal ekonomi politikalarının yoksullaÅŸtırıcı sonuçlarına baÄŸlarken, aynı zamanda iktidarlara geldiklerinde neoliberalizm ekseninden kopmadıkları olgusudur. Bunun nedeni ise, popülist iktidarların toplumsal veya ekonomik krizleri çözmek için deÄŸil, sadece “toplumsal öfkeyi yönetmek” için böyle bir siyaset tarzını benimsemeleridir.
Popülist liderler aynı zamanda da uzman ve seçkin karşıtlığı ve onlarla iliÅŸkilendirilen anayasa, yasa, kural ve kurum karşıtlığı söylemiyle ortaya çıkmaktadırlar. İktidara geldiklerinde de anayasa takiyyesi, kurumları içten deÄŸiÅŸtirme veya yıkma, yasaları görmezden gelme veya iÅŸlerine geldiÄŸi gibi yorumlama yoluna giderek yasa, kural ve kurumlarla yönetilen, denge ve denetime tabi, hesap verebilen sınırlı hükümet yönetimi olan “liberal demokrasiyi” tahrip etmeye yöneldikleri gözlenmektedir.
Demokratik sınırlar içerisinde kendilerine hareket alanı bulan saÄŸ popülist liderler, “toplumsal memnuniyetsizliÄŸi” çözmek amacı ile hareket etmemekle birlikte, yalnızca toplumda biriken öfkenin yönlendirilmiÅŸ hali olarak Avrupa siyasetinde yerini almaktadırlar. Bu öfkenin saÄŸ popülistler tarafından temsil edilmesinin nedeni de, neoliberal ekonomi politikalarının yoksullaÅŸtırıcı etkilerine karşı toplumsal deÄŸerleri koruyarak, bu etkilere direnen bir halk profili oluÅŸturmaktır. Böylece saÄŸ popülist liderler, toplumsal krizler üzerinden biriken öfkeyi sokak hareketlerinden ziyade elitlere, halk düÅŸmanlarına veya mültecilere baÄŸlayarak, kendilerini “kriz içerisindeki sistemin dışında hareket eden tek çözüm yolu” olarak algılatmaya çalışmaktadırlar.
Popülizm, temsili demokrasinin sürekli bir gölgesi olmuÅŸtur. Çünkü her zaman, güç sahibi seçkinlere itiraz ederken bir aktörün “gerçek halk” adına konuÅŸma ihtimali vardır. Popülistler temsil ilkesine karşı deÄŸildir, sadece “kendilerinin meÅŸru temsilciler olduÄŸu” konusunda “ısrarcıdırlar”. Seçkinleri eleÅŸtiren herkes popülist olarak görülmemelidir. Popülistler seçkin karşıtı olmanın yanı sıra, çoÄŸulculuk karşıtıdır. Sadece kendilerinin halkı temsil ettiÄŸi iddiasında bulunurlar. Bütün diÄŸer siyasi rakiplerini meÅŸru olarak görmezler ve onların destekçileri halkın bir parçası deÄŸildir. Bu yüzden popülistlerin dışlayıcı ve kutuplaÅŸtırıcı uygulamaları, demokrasi için gerçek bir tehdittir.
Tüm yaÅŸananların sonucu olarak, ekonomik eÅŸitsizliklerin ve bozulan ekonomik gündemin yarattığı kızgınlık ve hayal kırıklığı insanları popülist partilere yönlendirmiÅŸtir. Popülist partilerin hedefinde de, bütün bu ekonomik problemlerin günah keçisi olarak gördükleri göçmenler vardı. Bu da göçmen karşıtlığını, ırkçılığı ve yabancı düÅŸmanlığını artırmıştır.
Ülkede yaÅŸayanların memnuniyetsizliklerinden ve hoÅŸnutsuzluklarından yararlanan popülist partiler ve hareketler ABD’de, BirleÅŸik Krallık’ta ve birçok Avrupa ülkesinde çok önemli kazanımlar elde etmiÅŸlerdir.
BirleÅŸik Krallık’ta popülizm rüzgârı Brexit süreciyle kendisini göstermiÅŸ ve 24 Haziran 2016’da yapılan referandumda sandıktan AB’den ayrılma kararı çıkmıştı. ABD’de popülizm dalgasını arkasına alan Donald TRUMP, 2016 yılında ABD’nin 58. BaÅŸkanı seçilmiÅŸtir. 2013-2017 yılları arasında sırasıyla İtalya’da BeÅŸ Yıldız Hareketi, Macaristan’da Jobbik Partisi, İsveç’te İsveç Demokratları, İsviçre’de İsviçre Halk Partisi, Polonya’da Hak ve Adalet Partisi, Danimarka’da Danimarka Halk Partisi, Hollanda’da Özgürlük Partisi, Fransa’da Ulusal Cephe, Almanya’da Almanya için Alternatif ve son olarak da Avusturya’da Avusturya Özgürlük Partisi oy sayılarını önemli ölçüde yükseltmiÅŸlerdir.
POPÜLİZM ve BESLEYEN KIRILGANLIKLAR
2010’larda tüm dünyada adeta “zamanın ruhu (Zeitgeist)” diyebileceÄŸimiz bir “siyasal hareket” egemen oldu: Popülizm (belki de bu olguya popülizmin ikinci evresi veya “yeni popülizm” demek daha doÄŸru olacak) Amerika’dan Rusya’ya, İngiltere’den Hindistan’a, Türkiye’den Brezilya, Macaristan, Polonya, İspanya, İtalya, Çek Cumhuriyeti ve diÄŸer pek çok ülkeye, popülist partiler ya iktidarda ya da yükseliÅŸteler.
Yeni popülizmin yükseliÅŸin derinlerde yatan sebeplere ve/veya kırılganlıklara baktığımızda, en baÅŸat olanın, dünya tarihinde az rastlanılan yaygınlık ve derinlikte gördüÄŸümüz “sosyal ve kültürel kutuplaÅŸma” olgusu olduÄŸunu tespit etmekteyiz. Åžimdilerde yaÅŸanan kutuplaÅŸmaların niteliÄŸine bakıldığında da, büyük ölçüde “geleneksel (yumuÅŸak) ideolojiler” ekseninde (din, etnisite, kimlik, aile ve cinselliÄŸe yaklaşım, yaÅŸam biçimi gibi) oluÅŸtuÄŸu görülmektedir. Derinlerde böyle bir küresel kutuplaÅŸmanın oluÅŸması sayesinde, kendi toplumlarını kutuplaÅŸtıran/bölen siyasetçiler de her yerde oylarını artırmaktadırlar.
İkinci gözlenen “besleyici” olgu, belki de birinci nedenin devamı olarak oluÅŸmaktadır. Hatırlanacağı gibi, çalkantılı bir dönem olan 1960’lı ve 70’li yıllarında göze çarpan siyasi kutuplaÅŸmalar, daha çok elitler arasında ya da elitlerle devlet arasında ve daha çok gençler arasında yaÅŸanmaktaydı. Bugün ise kutuplaÅŸmalar büyük kitlelerin karşı karşıya gelmeleri ÅŸeklinde olmaktadır. Günümüzde çok sayıda insan, kendi ülkesinin pek çok vatandaşı ile aynı ortamda bulunmak, ortak kamusal alanlarda birlikte olmak istememektedir. Bir diÄŸer ifadeyle, kitleler arasında “beraber yaÅŸama arzusu”, geçmiÅŸle kıyaslanamayacak ölçüde azalmış durumdadır.
ABD, Rusya, Türkiye ve İngiltere gibi ülkelerde son yıllardaki seçim sonuçları, “coÄŸrafi olarak derin bir ayrışmanın” yaÅŸandığını göstermektedir. Söz konusu yeni-popülistlerin siyasi gücünün “metropollerde ve kıyı bölgelerinde zayıf” olduÄŸu, denizden uzaklaşıp iç bölgelere gidildiÄŸinde ise etki alanlarının geniÅŸlediÄŸi izlenmektedir.
Keza, kendi içine kapanan küçük yerleÅŸim merkezleri homojenleÅŸtikçe hayat tarzlarından siyasal deÄŸerlere kadar pek çok konuda muhafazakârlaşıp, daha fazla “etnik merkezli” bir yapıya dönüÅŸmektedirler. Bu nedenle yeni-popülistlerin “metropollerdeki güçleri daha zayıf” olmaktadır.
Bu baÄŸlamda gözlenen bir diÄŸer olgu da, yeni-popülizmin “toplumsal kutuplaÅŸmalar (genellikle ikilikler)” üzerinden siyaset yapma anlayışının, “referandumları” da siyasal seçim mekanizmasının asli unsuruna dönüÅŸtürme eÄŸilimi taşımasıdır. Çünkü referandum tekniÄŸi popülizmin, toplum hayatını “ikilikler” üzerinden okuma tarzına çok uygundur. Louis BONAPARTE Fransa’sında görülen tarzda “referandum yapma alışkanlığı hızla yayılıyor” ve ilginçtir ki, pek çok referandum ve seçim sonucunun Amerika, Türkiye, İngiltere gibi ülkelerde yüzde 50 oranında gerçekleÅŸtiÄŸine tanıklık etmekteyiz.
ÖrneÄŸin Amerika’da yapılan araÅŸtırmalar, hem kitleler ve elitler bazında, hem de siyasal partilerin birbirinden her düzeyde uzaklaÅŸmasının giderek derinleÅŸtiÄŸini ortaya koymaktadır. Keza bu ayrışmanın sadece siyasi görüÅŸler açısından deÄŸil, hayat tarzları açısından da giderek arttığını göstermektedir.Devletin rolü, ırk ayrımcılığı, göçmenlik, ulusal güvenlik, çevre meseleleri gibi temel siyasi deÄŸerler üzerine Obama döneminde rekor düzeylere ulaÅŸan siyasi ayrışmanın, Trump ile daha da büyük sıçrama yaptığı belirtilmektedir.
Bu konuda Dani RODRİK’in makalesinde yaptığı bir sentezi zikretmeyi faydalı bulmaktayız. Popülizmin kaynağının kültür veya ekonomi olmasına göre yaklaşımın da farklı olması gerektiÄŸini söylemektedir Rodrik. Sorular öyledir: Donald TRUMP’ın baÅŸkanlığı, Brexit ve kıta Avrupası’nda saÄŸ milliyetçi siyasi partilerin yükseliÅŸi, sosyal muhafazakârlar ve sosyal liberaller arasında –ilkinin yabancı düÅŸmanı, etno-milliyetçi ve otoriter siyasetçileri desteklemesiyle- deÄŸerlerde derinleÅŸen bir ayrılığın sonucu mudur? Ya da bunlar birçok seçmenin finansal krizler, kemer sıkma politikaları ve küreselleÅŸmenin körüklediÄŸi ekonomik kaygı ve güvensizliÄŸi mi yansıtmaktadır?
Ona göre burada soru yanıta dayalıdır. EÄŸer otoriter popülizm ekonomide temellenirse, o zaman çaresi ekonomik adaletsizliÄŸi ve katılımı hedefleyen, ama politikasında çoÄŸulcu olan ve zorunlu olarak demokrasiye zarar vermeyen diÄŸer bir tür popülizmdir. Ancak, eÄŸer kültür ve deÄŸerlerde temellenirse, daha az seçenek vardır. Liberal demokrasi kendi iç dinamikleri ve çeliÅŸkileri ile son bulabilir.
KutuplaÅŸmayı besleyen kırılganlıklar konusunda son olarak da “ortalama” vatandaşın sosyal medya ve yaygınlaÅŸan eÄŸitim fırsatları nedeniyle daha çok “siyasallaÅŸması”, hatta militanlaÅŸması gösterilmektedir. Bir diÄŸer ifadeyle, internet sayesinde her ÅŸeyi bildiÄŸini düÅŸünen, sayıları çoÄŸalan ama içi boÅŸalan eÄŸitim kurumlarından diploma almış geniÅŸ bir kesim oluÅŸtu. Genel olarak bu tür kiÅŸiler kendi düÅŸünce ve inançlarına daha katı bir ÅŸekilde baÄŸlılık gösteriyorlar. Bu tür kesimlerde fanatikliÄŸin ve hoÅŸgörüsüzlüÄŸün daha yaygın olduÄŸunu gösteren ampirik çalışmalar bu gerçeÄŸi desteklemektedir.
ÇOK ULUSLU ŞİRKETLER ve KÜRESEL SERMAYE ZİNCİRLERİ
Çok uluslu ÅŸirketler(ÇUÅž), klasik emperyalizm döneminde olduÄŸu gibi, bugün de küresel sermayenin en önemli örgütlenme hücresini oluÅŸturuyor. Sermayenin küresel ve bölgesel hareketliliÄŸi, yayılma ve egemenlik alanları bu yapılar eÅŸliÄŸinde ÅŸekillenmekte, gerçekleÅŸmektedir. UNCTAD verileri ABD’nin küresel düzeyde ÇUÅž’lar üzerindeki hâkimiyetinin hâlen sürdüÄŸünü, yani hâlen süper emperyalist güç olma özeliÄŸini koruduÄŸunu ortaya koymaktadır. Ancak ÅŸu da bir gerçek ki, bu gücü Çin merkezli “Asya fabrikası” (alt-emperyalist bölge) karşısında giderek azalmaktadır.
BirleÅŸmiÅŸ Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD)’ın 2019 yılı için sunduÄŸu “küresel ve finansal olmayan en büyük 100 ÇUÅž’ları”, dünya ölçeÄŸinde sadece 19 ülke arasında paylaşılmaktadır. Bu ÅŸirket topluluklarının 13 tanesi merkez kapitalist, 6 tanesi ise çevre/yarı çevre ülke ekonomilerine aittir. 2019 yılında bu ÅŸirketlerin varlık deÄŸeri toplamı 27.087.2 milyar $ olup; 29.3 milyon kiÅŸi istihdam etmektedirler.
Merkez kapitalist devletler menÅŸeli ÇUÅž’lar, toplam varlık büyüklükleri ve devletlerin sahip olduÄŸu ÅŸirket sayılarına (parantez içinde) göre dağılımını ÅŸöyle özetleyebiliriz: ABD (19), İngiltere (13), Japonya (9), Almanya (11), Fransa (15), İtalya (3), İspanya (3), Belçika (1), Kanada (3), İrlanda (1), Lüksemburg (1), Norveç (1), Hollanda (1).
Bu grupta yer alan çevre/yarı çevre ülke ekonomileri menÅŸeli ÇUÅž’ların büyüklük ve ÅŸirket sayılarına göre dağılımları ise ÅŸu ÅŸekildedir: Çin (9), Hong Kong (1), Tayvan (1), Güney Kore (1), Suudi Arabistan (1), Malezya (1).
Söz konusu CUÅž’ların sahiplilik yapısına baktığımızda, Suudi Arabistan, Güney Kore, Malezya, Çin ve ABD’deki CUÅž’daki yabancı payı yüzde 40’ın altında olup, bu devletlerin en büyük ÇUÅž’ları bir yönüyle “ulusal” diyebileceÄŸimiz niteliÄŸe sahiptir. DiÄŸer devletlere ait ÇUÅž’ların yabancı varlık payları ise yüzde 60-97 aralığında deÄŸiÅŸim göstermektedir: Almanya (69), Japonya (61), Fransa (62), Tayvan (87), İngiltere (90), Hong Kong (92).
Bu farklılıklar söz konusu devlet temelli ÇUÅž’ların sektörel özelliklerine baÄŸlı olduÄŸu kadar (özellikle petrol, enerji gibi stratejik sektörlerde faaliyet gösteren ÇUÅž’ların yurtiçi sermaye paylarının yüksek oluÅŸu gibi); baÅŸka sermaye gruplarıyla kurulan küresel, bölgesel iÅŸ birliklerine baÄŸlı olarak da deÄŸiÅŸim göstermektedirler (Hong Kong ve Tayvan’daki CUÅž’larda yabancı payının yüksek oluÅŸu).
Küresel deÄŸer zincirleri (KDZ) genel anlamıyla, üretimin farklı mekânlarda örgütlenmesini, uluslararası iÅŸ bölümünü tanımlamaktadır. Bu örgütlenmede ÇUÅž devletlerle birlikte merkezi role sahipler. Ürün ve üretimin “karmaşıklaÅŸma” derecesi arttıkça, çoklu baÄŸlantılara sahip ÅŸirketler ve bu ÅŸirketlerin baÄŸlı olduÄŸu devletler, aynı üretim içerisinde “sermaye-devlet kompleksi” olarak birleÅŸtikleri de izlenmektedir. KDZ’nin hızla büyümeye baÅŸladığı dönem 1990’lı yıllar olmuÅŸtur. 2008 küresel krizine deÄŸin KDZ, ileri ve geri baÄŸlantılarını hızla geniÅŸleterek, küresel üretim ve ticaret içindeki paylarını arttırmışlardır. OECD verilerine göre, günümüz “küresel ticaretin yüzde 70’i” bu yapıların ürettiÄŸi mallar üzerinden gerçekleÅŸmektedir.
Kavramın kendisi, sermayenin zincirlerini ve küresel üretim ve ticaretin örgütlenme biçimlerini kapsamaktadır. Åžimdilerde Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ), Dünya Bankası gibi kurumlar dahi, bu kavramsallaÅŸtırma üzerinden küresel üretim ve ticaret aÄŸlarını inceliyor ve veri paylaşıyorlar. Keza Zincirlerin kendi içindeki ticaret, dünya ticaretinin üçte biri düzeyindedir.[16]
DTÖ çalışmasından ÅŸu gözlemleri elde ediyoruz: 1995 yılını izleyen dönemde dünya ticaret artışı 2008 krizinin ardından yaÅŸanan kısa süreli artışlar dışarıda tutulursa gerileme eÄŸilimi sergiliyor. Bu eÄŸilim 2011’den sonra yapısal bir nitelik kazanmış görünüyor. 1995-2008 yılları arasında (2001 hariç) dünya üretim artışının iki katı düzeylerinde gerçekleÅŸen ticaret hacmindeki artış daralarak, düÅŸen küresel büyüme oranlarıyla aynı büyüme seyrini izliyor (ortalama yaklaşık yüzde 3).[17]
Küresel büyüme oranlarındaki düÅŸüÅŸün en önemli nedeni karmaşık mal üretiminin gerçekleÅŸtiÄŸi KDZ’lerdeki üretimin daralması. Yani küçülme özellikle çoklu “sermaye-devlet” kompleksine sahip üretim zincirlerinde gerçekleÅŸiyor ve bu ise dünya ticaretinin daralmasına yol açıyor. Büyümenin gerçekleÅŸtiÄŸi mal grubu sadece yurt içi mallar.
Bu eÄŸilimin ardında iki temel neden gizli. İlki özellikle Çin’de gerçekleÅŸen (ama birçok “yükselen” ekonomide de izlenen) yurt içi ara mal üretiminin artması yani küresel iÅŸ bölümünde “sermaye-devlet” kompleksinin daha ulusal karaktere bürünmeye baÅŸlaması. Özellikle çevre ekonomilerde artan talep ve temel ihtiyaçların bu ülkelerin çoÄŸunda yurt içi üretimle karşılanmasına doÄŸru bir eÄŸilimin güçlenmesi.
KDZ’in son otuz yıldır büyümesini Asya, Avrupa, Kuzey Amerika’daki ekonomiler sürüklemiÅŸ olup, öncülüÄŸünü de ABD, Almanya ve Çin yapmıştır. Çin’in bu rolü özellikle DoÄŸu ve Merkezi Asya ile Pasifik bölgesinde belirgin bir ÅŸekilde ortaya çıkmıştır.
DÖNEMİN KISA ÖZETİ
KISA SÜREN LİBERALLEÅžME VE KÜRESELLEÅžME
19’uncu yüzyıldan itibaren kapitalizmin ÅŸekillendirdiÄŸi modern dünya tarihinde, siyasal olarak “demokrasi ve insan haklarının küresel ölçekte ortak deÄŸer” olarak kabul edildiÄŸi; ekonomik olarak liberal ilkelerin “neoliberalizm” adıyla yayıldığı; söz konusu bu siyasal ve ekonomik deÄŸerlerin bir arada uygulandığı tek ve kısa dönem bulunmaktadır. Bu dönem de, 1990’ların hemen başında baÅŸlayan ve 2015 civarına gelince iyice zayıflayan zaman dilimidir. Bu kısa dönem siyasal açıdan ilk darbesini 11 Eylül ve takiben Irak ve Suriye iÅŸgalleriyle almış; iktisadi olarak da 2008 krizinden sonra yalpalamaya baÅŸlamıştı.
Ekonomik ayağını neoliberalizmin içte “serbest piyasa”, uluslararası düzeyde ise “finans kapitalin” öne çıkıp serbestçe dolaÅŸtığı, üretim, tedarik zinciri, yatırım gibi unsurların “ulus aşırı” nitelik taşıdığı, siyasal yönünü de “demokrasi ve insan haklarının” oluÅŸturduÄŸu bu düzene, kısaca “küreselleÅŸme” denilmekteydi. Bu sürecin “alt öÄŸelerini” uluslararası örgütlerin öneminin artması, demokratikleÅŸme, güvenlik sektörü reformu, içte sivil toplumun güçlenmesi, bu çerçevede cemaat gibi oluÅŸumların da buna dâhil edilmesi ve en önemlisi kimlik siyasetinin öne çıkması oluÅŸturdu.
Siyasetten akademiye, toplumsal iliÅŸkilere ve kültüre dek derin etkileri olan bu dönüÅŸümde etnik ve dini kimlikler önem kazanmıştı. Toplumsal cinsiyet, kültür çalışmaları öne çıkarken; aydınlanma, evrenselcilik, pozitivizm zemin kaybetmeye baÅŸladı, “toplumculuk” yerine “bireycilik” yeni bir anlam kazandı, bireyin kiÅŸisel ihtiyaç ve arzularının merkeze alındığı yeni bir yaÅŸama ÅŸekli ve bunları özümseyen insan ögesi öne çıkmaya ve yaygınlaÅŸmaya baÅŸladı.
Bunun siyasete yansıması devletçi anlayışın yerini serbest piyasa ilkelerine bırakmaya zorlanması, SoÄŸuk SavaÅŸ döneminde yerleÅŸmiÅŸ güvenlik merkezli/öncelikli siyasetin de geri çekilmeye zorlanması oldu.
Uluslararası politikada ise, örneÄŸin 1990’larda ABD, stratejisinde “askeri güç” konusunu arka plana atarak neoliberalizmi ve demokratikleÅŸmeyi öne çıkardı; uluslararası örgüt sayısı arttı, Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) kuruldu; ABD, AB bütünleÅŸmesine destek verdi, hegemonyasının gücü altında liberal bir düzen inÅŸasına çalıştı.
KÜRESELLEÅžME VE BÖLGESEL ÇATIÅžMALAR
BilindiÄŸi gibi küreselleÅŸmenin fikri temelinde, bölgesel çatışmaları çözüp, kapitalizme ve onun yeni modeli neoliberalizme alan açmaya bulunuyordu. Bunun mantık temeline baÄŸlı olarak neoliberal küreselleÅŸme, kendi “çatışma çözüm modellerini” geliÅŸtirmeye baÅŸladı. Bu modelleri bir kısmı “silahlı çatışma”, bir kısmı da “doÄŸrudan diplomasi” ve “ikinci yol (second track)” denen yöntemleri ihtiva ediyordu.
Sonuçta bu dönemde yaÅŸanan “çatışma çözüm modelleri”nin temelinde, dönemin sermaye birikim dinamiklerinin zorlaması, sermayenin küresel ölçekte yapılanması, yerküreyi tek bir pazar mantığına indirgemeye çalışılması bulunmaktaydı. Bu amaçla” alan temizliÄŸi” yapıldığı, milliyetçi ve devletçi yapıların “ayak bağı” olarak görüldüÄŸü bir dönemi yaÅŸandı. Bu süreçte deneyimlenen bölgesel çatışmalar, “güvenliÄŸi” öne çıkarıyor, “devletçi refleksler”i güçlendiriyordu.
Åžu hususu da göz ardı etmemek gerekir ki, bütün bu çözüm süreçlerinin içine gizlenmiÅŸ bir “ABD hegemonyasının stratejik ihtiyaçları” da mevcuttu. ÖrneÄŸin, Bosna ve Kosova çözümlerinin ardından ABD askeri varlığı bu ülkelere yerleÅŸmiÅŸti.
YÜKSELEN JEOPOLİTİK
Bu dönemde yaÅŸanan “iki önemli geliÅŸme”, küreselleÅŸme sürecinin bazı yönlerinden vaz geçilmesini ve özellikle ABD tarafından revize edilmesini gerektirdi. Bunlardan “ilki 2008 kriziydi” ve yalnızca ABD deÄŸil, bütün “kapitalist merkezde siyaset yeniden düzenlemeye” baÅŸladı. Bu süreç hâlâ sürmektedir. Batı’da “dış ticarette korumacı önlemler” artarken, iç siyasette “saÄŸ popülizm” ve “ırkçılıkta yükseliÅŸ”, yazımızın önceki bölümlerinde belirttiÄŸimiz gibi açık-seçik uygulanmaktadır.
“İkinci” olarak, Çin’in, beklentilerin aksine, ABD kontrolü dışında ve toplumsal-siyasal liberalleÅŸme olmadan “devlet kontrollü kapitalizm” ÅŸeklinde yükseliÅŸe geçmesi ile Rusya’nın dış politikasında giderek “daha yayılmacı” olmaya baÅŸlamasıdır.
Yukarıda deÄŸinilen bu geliÅŸmeler “jeopolitik kaygıları” öne çıkarmaya baÅŸladı. Çin ABD’nin boÅŸladığı her alanı doldurmaya, bazı alanlarda ABD ile dolaylı mücadeleye baÅŸladı. Bu arada Pekin, müttefiklerine dek uzanan bir küresel ekonomik etkinlik arayışına girdi, Güney Çin Denizi’nde jeopolitik görünürlüÄŸünü artırdı, yüksek teknolojik silahlanmasına hız verdi.
1990’lardan 2000’lerin sonuna dek küresel sistemde rahat hareket eden, kimlik siyasetini, demokratikleÅŸmeyi neoliberalizmin yanına eklemleyen ABD, Trump yönetimiyle birlikte açık bir jeopolitik mücadeleye baÅŸladı. ÖrneÄŸin, ABD’nin 2017’den sonraki savunma belgelerinde artık açıkça jeopolitik çekiÅŸmeden, büyük güçlerden bahsetmekte, Çin, Rusya ve İran’ı ülke olarak iÅŸaret etmektedir. Demokrasi ve insan hakları konusu bu belgelerde artık yer almamaktadır.
Åžu an dünyadaki büyük güçlerin önemli bir kısmı da saÄŸ popülist ya da otoriter rejimlerle yönetiliyor. ABD, Çin, Rusya, Hindistan, Brezilya, İngiltere, Türkiye, Filipinler, Mısır, İsrail, Macaristan, Polonya gibi ülkeler saÄŸa ve/veya otoriterliÄŸe kaymış durumda.
Bu yeni dönemde küreselleÅŸme zayıflarken, içeride otoriterlik, saÄŸ siyaset yükselmektedir. 1930’ların kriziyle benzerlik gösterse de, günümüz çok önemli bir noktada ayrışıyor. 1930’lara paralel olarak küresel jeopolitik yükselirken, ondan farklı olarak “kapitalizm iktisadi olarak hâlâ neoliberalizmden vazgeçmiyor” ve devletçiliÄŸe, sosyal devlete dair en ufak bir imayı bile gündeme getirmiyor. Dünya siyaseti günümüzde ekonomik olarak “neoliberalizmin hâlâ hâkim olduÄŸu bir jeopolitik yükseliÅŸi” ilk kez denemektedir.
2000’lerde hâlâ geniÅŸleyen ve yeni üye alan AB, artık üye kaybederken, NATO ayakta ve yeni üye alarak geniÅŸliyor. Rusya sert tepki vermeseydi Belarus, Ukrayna ve hatta Kafkas ülkeleri de NATO üyesi olabilirdi. Keza, Türkiye vetosu olmasa Kıbrıs Rum Cumhuriyeti ÅŸimdiye kadar NATO’ya girmiÅŸti bile.
TİCARET SAVAŞLARI
KüreselleÅŸmenin etkisinin giderek yayıldığı bir dünyada, ülkeler arası ekonomik iliÅŸkilerin geliÅŸtirilmesinin barışçıl bir durum olduÄŸundan yola çıkılarak, bunun çatışma riskini azalttığına dair genel bir kanaat söz konusudur. Bir diÄŸer anlatımla, ikili ticari veya ekonomik iliÅŸkilerin, “her iki ülkenin de yararına olduÄŸu” varsayımıyla, siyasi ve askeri anlaÅŸmazlıklara karşı bu iliÅŸkilerin dengeleyici ve gerilimi hafifletici rolü olacağı varsayılabilir.
Ancak kimi zaman ülkeler arasındaki ticaret, diÄŸer çatışma süreçlerinin bir yansıması olarak olumsuz etkilenebilir. Hatta ticari iliÅŸkiler de, asimetrik bir durumun varlığı halinde, ülkeler arası çatışmaya neden olabilecek bir sürece dönüÅŸebilir. ÇoÄŸu zaman dengeden yoksun bu ikili ticaret, taraflar arasında anlaÅŸmazlık oluÅŸturabilir ve çatışma riskini artırabilir.
Dünya, ABD’nin küreselleÅŸmeye karşı çıktığı, Çin’in ise küreselleÅŸmeyi savunduÄŸu bir süreçten geçmektedir. İki ülkeyi bu noktaya getirense, temel baÅŸlığı “ticaret savaÅŸları” olan ancak, siyasi ve küresel güç dengesi unsurlarını içeren bir mücadeledir.
Devletlerarasında güç dağılımında meydana gelen deÄŸiÅŸiklikler savaÅŸa veya istikrarsızlığa yol açabilir. Bu yaklaşıma göre savaÅŸların olmaması için tek hegemonik devletin gücünü koruması önemlidir. Zira çatışmalar güçlü olanın zayıflaması ya da zayıf olanın güçlenmeye baÅŸlaması ile meydana gelir.
Yakın zamana kadar Çin, içeride geliÅŸmeye odaklanırken, uluslararası iliÅŸkilerde “düÅŸük bir profili” tercih ediyordu. Günümüze gelindiÄŸinde ise artık Çin bu politikasını hem ekonomik hem de askeri yönden terk etmiÅŸtir. Çin artık saklanamayacak kadar büyük bir askeri ve ekonomik güç haline gelirken, ekonomik açıdan da, “sabredemeyecek” kadar etkili bir yapıya dönüÅŸmüÅŸtür.
ABD-Çin arasındaki “ticaret savaşının”, olaylara göre üç aÅŸamadan geçtiÄŸi görülmektedir:
– GüneÅŸ panelleri ve çamaşır makineleri konusu
– Çelik ve alüminyum konusu,
– Fikri mülkiyet hakları ve teknoloji kopyalaması konusu.
İki ülke arasındaki ticari sorunlar, 20 Ocak 2020’de Beyaz Saray’da, ABD BaÅŸkanı Trump ile Çin Devlet BaÅŸkan Yrd. Lui HE arasında imzalanan Faz 1 Ticaret AnlaÅŸması ile 2 yıl süren ticaret savaÅŸlarının mal ve hizmet ticareti dengesizliÄŸi üzerinden yapılan tartışmalar, vergi artırımları ve ihtilâfların çözümü bir yol haritasına baÄŸlanmış oldu.
İki ülke arasında ticaretle baÅŸlayan çatışma, farklı cephelerde ve en çok da teknolojide, sertleÅŸerek süreceÄŸi tahmin edilmektedir. Bir baÅŸka anlatımla 21. yüzyılın en büyük küresel meselesi, ABD ve Çin arasındaki büyüyen ticaret ve teknoloji savaşıdır. Ancak konuya biraz daha yakından baktığımızda, ABD’nin, küresel hâsıla içindeki azalan payına raÄŸmen, hâkim rezerv paranın dünya piyasalarına baÅŸlıca saÄŸlayıcısı olduÄŸunu, ancak ekonomisinin geliÅŸmiÅŸ finansal piyasalarla birlikte düÅŸük üretkenlik artışı yaÅŸadığını izlemekteyiz. Çin’in ise, aradaki bu farkı kapatırken yüksek üretkenlik artışlarından faydalandığını, ama finansal piyasaların geliÅŸmiÅŸ olmadığını, sürekli ticaret fazlalarının devasa bir döviz rezervi birikimine katkısı olduÄŸunu, bunların çoÄŸunun Dolar cinsi varlıklarında bulunduÄŸunu ve bütün bunlar kırılgan bir bağımlılık yarattığını görmekteyiz.
Keza bu baÄŸlamda küresel likiditenin (uluslararası fon havuzu), 2019’da 130 trilyon Dolar olduÄŸu tahmin edilmektedir (dünya GSYH’sinin 1.5 katından fazla). Çin’in bu likiditeye katkısı da 36 trilyon Dolara yakındı.
Çelik tarifeleriyle (ABD’nin Mart 2018’de bir dizi ülkeye ve AB’ne çelik üzerine yüzde 25, alüminyum için yüzde 10 tarife uygulaması) restleÅŸen ABD-AB iliÅŸkileri, ABD’li uçak ÅŸirketi Boeing ile Avrupalı Airbus’ın, AB’nin açık mali desteÄŸi gibi konularda rekabete ters düÅŸtüÄŸü gerekçesiyle yaÅŸadığı sorunlarla iyice gerilmiÅŸti.
Keza Washington’un, emisyon sorunuyla gündeme gelen Alman arabalarına kesilen cezalar ile İskoç viskisi, İspanyol zeytinyaÄŸları, Fransız ÅŸarabı gibi yiyecek ve içecek maddelerine yüzde 25 oranında tarife uygulayacağı yolundaki açıklamaları, “ticaret savaÅŸlarının çok yönlü olarak baÅŸladığına” iliÅŸkin yorumlara yol açmıştı.
ABD’nin ticaret savaşının yeni cephesinin AB olacağı biçimindeki beklentiler, dünyanın başındaki “Covid-19 salgını” derdi nedeniyle “ÅŸimdilik” durulmuÅŸ görünmektedir.
PETROL SAVAÅžLARI
1973’de Arap-İsrail Savaşı ile birlikte petrol fiyatlarının 3 $’dan 12 $’a sıçraması, altına dayalı Bretton Woods para sisteminin dağılmasıyla birlikte dünyada ekonomik ve jeopolitik bir deprem yaratmış, ardından 1979’da İran İslâm Devrimi ile birlikte ikinci bir ÅŸok artış dalgası gelmiÅŸti (Birinci ve ikinci petrol ÅŸoku). Bu sıçramalar bu dönemde “yönetilmiÅŸ” görünse de, ardından gelen Körfez Savaşı, Arap Baharı, 2000’lerden sonra yaÅŸanan “parasal geniÅŸlemeler” in etkisiyle dalgalı hareket etmiÅŸtir.
OPEC’in, petrol arzını talebe göre ayarlamaya yönelik giriÅŸimleri, büyük devletlerin kuruluÅŸ üzerindeki baskıları, Irak gibi çatışma bölgelerinde üretim ve satışının kontrol edilememesi gibi nedenlerle, enerjinin temel girdilerinden hidrokarbon ürünleri üzerinde oynanan oyunlar da, savaÅŸlar da sona ermedi.
Korumacı ticaret politikalarının ardından Rusya ve S.Arabistan’ın baÅŸlattığı, odağında ise ABD’nin olduÄŸu “petrol savaşı” baÅŸladı. Petrol fiyatlarını düÅŸürerek Washington’un enerji piyasalarındaki etkinlik ve yaptırımlarına karşı baÅŸlatılan ve ne zaman sonlanacağı da bilinmeyen bu savaÅŸ, dünya ticaretini ve ekonomilerini etkileyecek bir olgudur. Petrol üreten ülkeler yönünden “gelir düÅŸüÅŸü”, tüketenler açısından da “harcama düÅŸüÅŸü” olarak kendini gösteren bu savaÅŸ, üretim, satış maliyetlerini ve bu yolla rekabet avantajlarını da deÄŸiÅŸtirecek gibi durmaktadır.
DüÅŸük petrol fiyatlarıyla, petrol üreten veya ekonomileri ağırlıklı olarak petrole dayalı ülkelerin satın alma gücünde gerileme ve istihdam imkânlarında düÅŸüÅŸ yaÅŸanmaktadır. Saniyen, bu tür ülkelere ihracat yapan ekonomilerin etkilenmesi de kaçınılmaz durmaktadır. Keza bu ülkelerde düÅŸen istihdam potansiyeli, “kaçak göçmen” sorununu daha da derinleÅŸtireceÄŸi açıktır.
KORUMACILIK
Tarihsel olarak ele alındığında, uluslararası ticarette korumacılık eÄŸilimlerinin yeni bir olgu olmadığı, küresel ekonomik ve finansal krizlerde yeniden tetiklendiÄŸi ve farklı biçimlerde devlet müdahalelerinin hep var olduÄŸu görülmektedir.
Korumacılığın kapsamının ne olduÄŸuna dair genel bir uzlaşı yoktur. Ancak genel olarak anlaşılan, ithalât iÅŸlemlerine bir takım sınırlamalar koyarak yerli sanayi ve üretimi dış rekabete karşı korumaktır. DiÄŸer yandan, Bank for International Settlements (BIS) devlete gelir saÄŸlamak, istihdamı artırmak ve korumak, ödemeler dengesini saÄŸlamak ve stratejik faktörler, korumacılığın bazı gerekçeleri olarak sayılmaktadır.
Genellikle resesyon dönemlerinde korumacılık eÄŸilimleri artar. Ancak korumacılık ne resesyonun ÅŸiddetini azaltır ne de ortadan kaldırır. En önemli etkisi, “ekonominin esnekliÄŸini” azaltmasıdır. Bu durumda sermaye ve emeÄŸin verimliliÄŸi düÅŸer. Bu nedenle korumacılık uzun dönemde, ekonomik büyümeyi olumsuz etkiler. Bu konuda, korumacılık sonucu rekabet gücünü kaybeden Arjantin ve Japonya gibi ülkeleri görebilmemiz mümkündür.
1990’lara kadar çok hızlı geliÅŸen Japonya’nın ABD’yi geçmesi beklenirken, artan korumacılıkla Japonya 1990-2010 arasında duraklamaya girmiÅŸtir. Bu dönem korumacılığa soÄŸuk bakan ABD’nin verimliliÄŸini arttırarak, tekrar öne geçtiÄŸi yıllar olmuÅŸtur. Daha çarpıcı örnek ise, 1920’li yıllarda, Fransa ve Almanya’nın önünde en zengin 10 ülke arasında yer alan Arjantin’dir. Kötü tasarlanmış korumacılık verimliliÄŸi azaltarak, anılan ülkenin geliÅŸmiÅŸlik basamaklarında aÅŸağıya doÄŸru düÅŸmesine yol açmıştır.
Korumacılık araçları temelde “tarife” ve “tarife dışı engeller” olmak üzere ikiye ayrılırlar. Tarifeler, dış ticarette ithalât üzerinden alınan dolaylı vergilerdir. 1970’li yılların ortasından itibaren “yeni korumacılık” olarak bilinen tarife dışı engeller önem kazanmaya baÅŸlamıştır. Bu engeller, tarifeler gibi ÅŸeffaf olmadığı gibi, aksine gizli uygulamalardır. Bunlara örnek olarak ithalât kontrolleri, yardım ve sübvansiyonlar, kamu ihale politikası, yerel üretim politikası, sermaye kontrolleri, döviz kuru politikası sayılabilir.
Yeni korumacılık türü olarak ifade edilen “tarife dışı engellerin” 1970’li yıllardan sonra önemi artmış, “tarifelerin” kullanımı ise görece düÅŸük kalmıştı. Ancak 2018 yılında, dünyanın en büyük iki ekonomisi olan ABD ve Çin ticaret savaşında “tarifelerdeki yüksek artış” ile bir tür “tarifeler savaşı” baÅŸlamıştı. Tarifelerdeki bu artış, hiç kuÅŸkusuz dış alıma doÄŸrudan veya dolaylı bağımlı olan yerli tüketici ve üreticileri olumsuz etkilerken, KTZ’ni de rahatsız etti.
YaÅŸanan bu geliÅŸmelerdeki temel endiÅŸe, tarife savaÅŸlarının dünya üretimini ve ticaretini azaltması ve diÄŸer ülkelere yayılmasıdır. Ticaret savaşından olumsuz ÅŸekilde etkilenmesi beklenen geliÅŸmekte olan ülkelerin etkilenme dereceleri, bu ülkelerin ABD’den yapılan dış alıma baÄŸlı olup olmamalarına ve ticaret savaÅŸları nedeniyle ortaya çıkacak “fırsatları” kullanabilme yeteneklerine baÄŸlı olacağını düÅŸünmekteyiz.
POPÜLİST-OTORİTER DEVLET
KüreselleÅŸmenin ekonomik düzeni olan neoliberalizm konusunda yukarıda özetlenen geliÅŸmeler yaÅŸanırken, mevcut ekonomik sistemin yaÅŸanan sorunları ve kitlelere yaÅŸattığı sıkıntılar için “algı bükülmesi” yoluyla topluma “tatlandırıcılar sunan” ulusal siyasi yönetim ÅŸekilleri ortaya koymuÅŸtur. Bir baÅŸka anlatımla, yükselen deÄŸer olarak, “popülist demokrasiyle” baÅŸlayan ve sonrasında “popülist otoriter devletçi” ÅŸekline evrilen yeni siyasal örgütlenme biçimi, küresel kapitalizmin içsel çeliÅŸkilerinin sonucu ve neoliberalizmin bir ürünüdür.
Neoliberal dönüÅŸüm, kapitalizmi giderek kronikleÅŸen bir bunalıma sürükledi; sistem, dinamizmini ve yenilenme yeteneÄŸini yitirdi. Halk sınıfları sürüklendikleri bunalıma, çaresizliklere karşı dalga dalga tepkiler gösteriyor; bazen ayaklanıyor ve neoliberalizmin yarattığı yıkımın onarılması taleplerinde birleÅŸiyorlar. Egemen çevreler “onarım” seçeneÄŸini kabul etmemekte, halk sınıfları da tepkisini Batı’da neofaÅŸist akımlara yönlendirmekte; gerektiÄŸinde bu akımlarla iÅŸbirliÄŸini yeÄŸlemektedir.
Bir bütün olarak bakıldığında, neoliberalizm ile demokrasi birlikteliÄŸi bugüne kadar dünya ölçeÄŸinde zaten çok sık rastlanan bir durum deÄŸildi. Åžimdi bu denklemin birinci ayağında, neoliberal düzenleme rejiminde, büyük bir deÄŸiÅŸim ortaya çıkmayacaksa -ki bize göre yakın gelecekte çıkmayacaktır-, ikinci ayağında otokratizme yöneliÅŸlerin daha belirgin olacağı bir döneme girilmesi beklenebilir. BaÅŸka deyiÅŸle, neoliberal düzenleme rejiminin sürdürülmesi için artık “rıza mekanizmalarının iÅŸleyiÅŸinde” sorunlar varsa, baskıcı rejimlerin ve yöntemlerin devreye girmesi daha zorunlu hale gelebilir.
Demokrasi ve otoriterlik arasındaki “popülist demokrasi” olarak da adlandırılan “popülizm”, temel özellikleri itibariyle, tercihlerinde titiz ve tutarlı olmayan bir toplum algısı; çoÄŸulculuk karşıtı halk ve seçkin tanımlaması ve mücadelesiyle, yasa, kural ve kurumlara olan antipatisiyle olaÄŸanüstü bir “otoriterlik” potansiyeline sahiptir. Genel olarak popülist demokrasi hareketleri, aksi ispatlanmadığı sürece demokrasi içinde geliÅŸen ve popüler otoriterliÄŸe giden yoldaki ilk adımı oluÅŸturan hareketlerdir.
Sol popülizmin neoliberal politikaların reddi üzerine kurulu olduÄŸu görülürken, saÄŸ popülizmin neoliberalizm ile iç içe olduÄŸu izlenmiÅŸtir. Bu iki tür popülist hareket de demokratik bir süreçte seçimlere katılarak yarışsalar bile, iktidara geldiklerinde “hukukun üstünlüÄŸüne saygılı” bir demokrasi içinde kalarak hareket etmedikleri deneyimlenmiÅŸtir. Kısa sürede ve hızla evrim geçirerek “otoriter rejimlere” döndüklerini 1920’ler İtalya’sında, 1930’lar Almanya’sında, 1940’lar Arjantin’inde, Peru’sunda, 2000’ler Venezuela’sında, 2020’ler Brezilya’sında görebilmek mümkündür.
Ancak, demokrasinin anayasasının mevcut olmadığı, yasalar, kurum ve kuralların geniÅŸ kabul ve destek görmediÄŸi yeni demokratikleÅŸme süreçlerindeki ülkelerde görülen “popülist demokrasi” hareketlerinde durum farklıdır. Peru’da Fujimori, Macaristan’da Orban, Polonya’da Kaczyinski, Rusya’da Putin, Türkiye’de ErdoÄŸan, İsrail’de Netanyahu, Hindistan’da Modi, Filipinler’de Duterte gibi liderlerle siyasal hareketlerini yöneterek, demokratik seçimlerle iktidara gelmiÅŸlerdi. Sonra kolayca iktidarın yapılan bir deÄŸiÅŸimle, bu popülist demokrasiyi “popüler bir otoriter rejime” dönüÅŸtürmeyi becermiÅŸlerdir. Çünkü popülist demokrasi sözcüleri halkın toplumda aÅŸağılandığı, dışlandığı, katılımının engellendiÄŸi, daha fazla katılımı ve eÅŸitlik talepleriyle ortaya çıkmaktadırlar. Bu açıdan bakıldığında popülist demokrasi hareketleri, aksi ispatlanmadığı sürece demokrasi içinde geliÅŸen ve popüler otoriterliÄŸe giden yoldaki ilk adımı oluÅŸturan hareketler olarak bir çıkarım yapabiliriz.
Ancak her popülist demokrasi hareketinin çıkışı aynı sona ulaÅŸamamaktadır. Anayasanın, demokrasinin anayasası olarak yaygın kabul gördüÄŸü, hukukun üstünlüÄŸüne güven ve saygı duyulan demokrasi uygulamalarında, yasama, yargı, medya, basın, sivil toplum ve seçmen bu tür hareketleri dengeleyen ve denetleyen etkilerle bir süre sonra etkisiz hale getirebilmektedir. Fransa’daki Ulusal Cephe ve Le Pen liderlikleri, Hollanda’daki Wilders, Britanya’da Farage12, Avusturya’da Haider ve ölümünden sonra Özgürlük Partisi, İtalya’da Salvini ve Kuzey Ligi, hatta Yunanistan’daki Altın Åžafak kısa etkiler sonrasında her seferinde demokrasiyi yozlaÅŸtıramadan ÅŸimdilik geri püskürtülmüÅŸlerdir.
Korona virüsü salgınıyla mücadelede otoriterleÅŸmeye övgüler düzmek, sadece Pekin’in hatasını affetmek anlamına gelmez. Aynı zamanda korona virüsü krizini demokrasi için daha tehlikeli hale getirir: EÄŸer insanlar hastalıkla mücadele etmenin tek yolunun yetkilerini bir diktatöre devretmek olduÄŸuna inanırlarsa, o zaman tam olarak bunu yapacakları ihtimali de doÄŸar.
Batı basınında Çin’in korona virüsüyle mücadelesinin Batı’ya göre üstünlüÄŸünü ağızlarına sakız yapan makale üstüne makale yayınlanıyor. Bu analizler, Vuhan salgınından sonra Çin’in uygulamaya koyduÄŸu tavizsiz karantina önlemlerini örnek göstererek, liberal demokrasilerin hastalığın yayılmasını engellemek için gerekli katı önemleri almakta baÅŸarısız olduklarını ima ediyorlar. Bu, aynı zamanda, Çin hükümetinin propaganda aygıtlarının da seve seve tekrarladığı bir mesajdır.
Covid-19’la mücadelede herhangi bir siyasal rejimin bir diÄŸerine göre sistematik olarak daha iyi iÅŸlediÄŸine dair elimizde somut bir kanıt yoktur. Çin’in nihayetinde iyi bir yönetiÅŸime evrilen tepkisi, baÅŸlangıçta kabahat olarak nitelendirilebilecek derecede yavaÅŸtı – bir diÄŸer bilindik otoriter rejim olan İran’ın ilk tepkisi de benzerdi. Bu arada Güney Kore ve Tayvan gibi demokrasiler ise, belki de dünyamızdaki en iyi mücadele örneklerinden bazılarını geliÅŸtiren ülkeler oldular.
SONUÇ
Temel görevini “küreselleÅŸmeyi” desteklemek ve yaygınlaÅŸtırmak olarak özetleyebileceÄŸimiz “neoliberalizm” isimli ekonomik sistem, Eylül 2008’de zirveye varan “küresel finans krizi” üzerine alınan “gevÅŸek para” ve “teÅŸvik” politikası sonrası yeniden canlanmıştı. Sonuçta geliÅŸmekte olan ülkelerin önemli bir bölümü “ekonomik büyümelerini” artırmış, geliÅŸmiÅŸ ülkeler de küçülmelerini durdurmuÅŸ ve bir kısmı, düÅŸük oranlarda da olsa yeniden büyüme tüneline girmiÅŸti.
Bu büyüme, 2019’un son aylarında Çin’de baÅŸlayan ve sonra hızla tüm dünyaya yayılan korona salgını etkisiyle daha da kaygı verici hale gelen “kırılganlığa” kadar sürdü. 2020’nin Mart Ayı’ndan sonra iyice etkisini arttıran ve halen tüm hızıyla süren Covid-19 salgını ile mal ve insan dolaşımının sınırlanmış olması, ülke ve bölgeler arasındaki “ticaret savaÅŸlarının” önemini arttırdı. YaÅŸadığımız zaman diliminin güncel sorunları, ekonomik olarak “serbestleÅŸmeden korumacılığa”, siyaset penceresinden de “demokrasiden ‘popülist demokrasiye’ sonrasında da otoriterleÅŸmeye” ÅŸeklinde formüle edilen konuları gündeme yerleÅŸtirdi.
Neoliberal küreselleÅŸme, uluslararası serbest ticaret rejimini, ekonomide devlet müdahalesinin azaltılmasını, kamusal hizmetlerin özelleÅŸtirmelerini teÅŸvik etmiÅŸ ve desteklemiÅŸtir. OluÅŸturulan bu yeni düzen içerisinde ulus-ötesi firmalar, imalatlarını veya imalatlarının bir kısmını, iÅŸgücünün ucuz ve vergilerin nispeten düÅŸük olduÄŸu ülkelerde yaptırma olanağı bulmuÅŸ ve bundan da epey kazançlı çıkmışlardır. Keza bu dönemde uygulama alanı bulan ileri derecede teknolojik geliÅŸmeler ve üst düzey otomasyonlar yüksek büyüme, artan kâr oranları ve üretimde verimlilik yaratmış; mal ve hizmet fiyatlarını düÅŸürmüÅŸtür. Son 40 yılın ekonomik düÅŸüncesine damga vuran söz konusu sistemin bir ölçüde olumlu bu sonuçlarına karşın, bir kısım ülkelerde iÅŸsizliÄŸi artırmak veya iÅŸçi ücretlerini azaltmak gibi sonuçları da yaÅŸanmıştır.
Günümüzde, bir ölçüde kurallara dayalı bu liberal dünya düzeninin sallantısı yaÅŸanmaktadır. Dünya nüfusunun yarısından fazlası otokrat liderler ve demagoglar tarafından yönetilmektedir. Fakat yine de, bu fikrin son 40 yılın neoliberal ekonomik düÅŸüncesine damga vurduÄŸunu söylemek gerek.
Neoliberalizmin uygun gördüÄŸü küreselleÅŸme, birey ve toplumları kendi kaderlerinin önemli deÄŸiÅŸkenlerini tayin etme yetisinden alıkoydu. Neoliberalizm ve demokrasinin eÅŸ zamanlı olarak düÅŸüÅŸe geçmesi ise, tesadüf ya da basit bir bağıntının sonucu deÄŸildir. Çünkü neoliberalizm, 40 yıldır “demokrasi yönetim sisteminin” altını oymaktadır. Popülist demokrasi hareketleri, aksi ispatlanmadığı sürece, demokrasi içinde geliÅŸen ve “popüler otoriterliÄŸe” giden yoldaki ilk adımı oluÅŸturan olgular olduÄŸu görülmektedir.
Bu sürecin sonunda, bir diÄŸer anlatımla ekonomi alanında “neoliberalizm”, yönetim sistemindeki “popülist demokrasi” uygulamalarının, jeopolitik kaygıları arttırdığı; ticaret savaÅŸları, petrol savaÅŸları, korumacılık uygulamalarına yol açtığı izlenmiÅŸtir. DiÄŸer yandan da halk yığınları için ırkçı ve yabancı düÅŸmanı, azınlık haklarını tanımayan, göçmen ve sığınmacı düÅŸmanı bir harekete dönüÅŸme söz konusu olmuÅŸ ve bu olgu, “etnik milliyetçi” bir zeminde kolayca “faÅŸist” hareketlerin militan temelini oluÅŸturmuÅŸtur.
Yükselen deÄŸer olarak “popülist demokrasiyle” baÅŸlayan ve sonrasında “popülist otoriter devletçi” ÅŸekline evrilen yeni siyasal örgütlenme biçimi giderek yaygınlaÅŸmaktadır. Mevcut neoliberal ekonomik sistem dinamizmini ve yenilenme yeteneÄŸini yitirmiÅŸtir. İnsanlardan yükselen tepkiler giderek artmaktadır. Halk sınıflarının neoliberalizmin yarattığı yıkımın onarılması talepleri, egemen çevrelerde kabul etmemektedir. Bu durumda Batı’daki halk sınıfları neofaÅŸist akımlara yönelmektedir.
Son 40 yıldır yaÅŸananlar ve günümüzdeki yansımaları dikkate alındığında, bireysel özgürlükler ve hakların hukuk devleti güvencesi altında korunduÄŸu bir rejime geri dönülmesi artık mümkün olmayacak gibi durmaktadır. Çünkü geçen sürede seçmenlerin algı ve deÄŸer yargıları “zehirlenmiÅŸ”, demokrasiyi koruyan kurum ve hukuki alt yapılar da birer birer yok edilmiÅŸ durumdadır. Bunun yerine, halk ile lider arasında kurulan “kurumsal nitelik taşımayan” dengenin hakim olduÄŸu ve denetimin olmadığı veya en aza indirildiÄŸi bir yönetim ÅŸekli hayata geçirerek; kiÅŸisel, keyfi, yasaları dikkate almayan bir “otoriter yönetim” yerleÅŸtirilmiÅŸtir. Onun içindir ki, tersi ispatlanana kadar popülist demokrasi giriÅŸimlerinin, demokrasiyi içeriden deÄŸiÅŸtirerek otoriter bir rejim kurmanın ilk adımı olarak kabul edilmesi gerektiÄŸini söylüyoruz.
Son olarak, ne dünyada ne de Türkiye’de halk tepkilerini “bütüncül bir anti-neoliberal program” çerçevesinde iktidara taşıyabilecek “kitlesel bir siyasi hareket” bulunmaktadır. Merkez-sol veya sosyal demokrat hareketler, neoliberal programın yürütücülüÄŸü veya savunuculuÄŸu çizgisinden çıkamamışlardır. Bir diÄŸer ifadeyle karşı hareket potansiyellerinden ayakta durmaya çalışanların da alternatif üretme gücü ve ideolojik konumlanması görünmemektedir. Hatta daha ileri giderek, İngiltere’de Corbyn’in, ABD’de Sanders’ın temsil ettiÄŸi çıkışlar bile, eÄŸer gerçekleÅŸebilselerdi, ancak bütüncül deÄŸil parçalı bir düzeltme programına giriÅŸeceklerdi diyebiliriz.
Ersin DEDEKOCA
16 Ekim 2020
__________________________________________________
[1] Helleiner, E. Crisis and Response.Five Regulatory Agendas in Search of an Outcome. International Politik und Geselschaft(1), 2009, s. 11-26.
[2] Harvey, David. “What Is Neoliberalism?”, Tribune, 29.12.2019, https://tribunemag.co.uk/2019/12/what-is-neoliberalism (eriÅŸim t.13.10.2020)
[3] . Stiglitz, Joseph E. “The End of Neoliberalism and the Rebirth of History”, Project Syndicate, 4.11.2019, https://www.project-syndicate.org/commentary/end-of-neoliberalism-unfettered-markets-fail-by-joseph-e-stiglitz-2019-11 (eriÅŸim t.14.10.2020)
[4] Rooduijn M.