BİR SOYGUN HİKAYESİ
Ruhi efendi, atmış yaşlarında kendi halinde bir vatandaştı. Emekli olduktan sonra köyüne yerleşmiş, üç evlek tarla ile oyalanıyor, köyde karısıyla birlikte geçinip gidiyordu. Arada ihtiyaç oldukça kasabaya iniyordu. Mevsim bahara dönmüş, tarlayı sürme zamanı gelmişti. O gün öğleye kadar tarlanın yarısı kadarını sürdü. Yorulmuştu, tarlanın köşesindeki dama gitti. Evden getirdiği çıkını açtı, yemeğini yedi, biraz dinlendi. Sonra tekrar işe koyuldu. Bir saat kadar daha tarlayı sürdü, derken at aniden adeta şaha kalkar gibi oldu. Ruhi efendi elindeki kırbaçla birkaç kez vurdu, at tekrar zorladı ama hayvan yerinde sayıyordu. “Allah Allah…” diye söylenerek, pulluğun takıldığı yere baktı. Pulluğun oku bir taşın altına saplanmıştı. Damdan bir çapa getirip, taşın görünen kısmının etrafını açıp, atın işini kolaylaştırmayı düşündü. Taşın etrafını eşelemeye başladı. O kazdıkça taş daha bir görünür hale geliyordu fakat bu bildiğimiz doğal bir taşa benzemiyordu, sanki insan elinden çıkmış gibiydi. Yanılmamıştı, kazdıkça avuçları arasında bir insan başı şekillendi.
Çok heyecanlanmıştı, bu bir heykeldi! Acaba kimin heykeli idi? Onu buraya kim koymuştu? Kaç yıllık bir heykeldi? Arka arkaya sıraladığı bütün bu soruların elbet bir yanıtı olmalıydı ama onun bu konuda hiçbir fikri yoktu. Tabii asıl soru da: “Acaba bu heykel kaç para ederdi?” Ruhi efendi aslında öyle para hırsı olan biri falan değildi, şunun şurasında geçinip gidiyordu işte ama bu sefer fırsat ayağına kadar gelmişti. Buna da hayır denilmezdi. Ruhi efendi heykele bir zarar vermemek için çok dikkatlice kazıyordu. Bir saat kadar uğraştıktan sonra, heykelin dört bir yanında küçük birer hendek oluşmuş, heykel tamamen ortaya çıkmıştı. Bu insan boyundan kısa ama bir metreden biraz daha büyük bir erkek heykeli idi. Ruhi efendi soluklandı, cebinden mendilini çıkarıp, terini silerken: “Musalla taşında mevta gibi görünüyor” dedi, sonra da sözünü “Tövbe tövbe” diye tamamladı. Damdan, inşaatçıların kum, çimento taşımak için kullandıkları, tek tekerlekli arabayı getirdi. Heykeli dikkatlice arabaya devirdi ve tarlanın köşesindeki dama taşıdı. Tulumbadan su bastı, heykelin üstündeki çamurları sildi. Şimdi heykel tüm görkemiyle ortaya çıkmıştı.
Bu Helenistik Dönem’den kalma, 2400 yıllık bir Apollon heykeli idi. Apollon’un gövdesi hafif sağa doğru dönmüş, sol elinde bir ok tutuyordu. Yüzünde keskin bir ifade vardı. Başında ise defne yapraklarından bir taç taşıyordu. Ruhi efendi fazla oyalanmadan köye döndü. Peki şimdi ne olacaktı? Bu heykeli sağa sola göstermeden, fazla dillendirmeden bir an önce nasıl elden çıkartabilirdi? Hiç anlamadığı bir konu idi. Sadece zaman zaman gazetelerde veya televizyonlarda, jandarmanın ya da polisin yakaladığı tarihi eser haberlerini hatırlıyordu. Her birinde “… şu kadar milyon liralık” bazen de “Paha biçilemeyen tarihi eser” başlığı ile verilen haberler aklına geldi. Bir de elleri kelepçeli insanlar. Kulak memesini çekip tahtaya vurdu: “Şeytan kulağına kurşun.” Sonra tekrar aynı soruyu kendine sordu: “En kestirme yoldan, hiç dillendirmeden ve en çabuk?” Aynı soru kafasında birkaç defa daha döndü dolaştı. Derken beyninde bir şimşek çaktı: “Ruşen Ağa!” Ruşen Ağa şüphesiz köyün en ileri gelenidir. Ağa dediysek Ege’nin ağaları, güneydoğunun feodalite artığı, geniş arazileri marabalarıyla birlikte el değiştiren ağalarına benzemez. Ruşen Ağa’nın ne yaptığını soracak olursanız, yanıtım “Ne yapmaz ki” olacaktır ya da şöyle özetliyeyim, Ruşen Ağa’nın işi para kazanmaktır! Nereden ve nasıl para kazanılacağını çok iyi bilir. Araba, traktör, ev, arazi…vs. ne bulursa alır satar, yeter ki para kazansın. Buralarda 30-40 dönüm toprağı olan zengin sayılır. Ruşen Ağa’nın arazisi 500 dönümden fazladır, binlerce ağaç zeytini vardır. Toplattığı ve çevreden satın aldığı zeytinleri özel kuyulara doldurur. Sonbaharda doldurulan zeytinler kışın ve baharda satılır. Kimi zaman zeytinler bozulur, rengi kahverengiye döner ama Ruşen Ağa o bozuk zeytinleri çöpe atmaya kıyamaz ve kimyasallarla rengini siyaha çevirip, diğerlerine karıştırıp, yine satar.
Ruşen Ağa’yı daha yakından tanımak için bir tek örnek anlatsam yeter, gerisine gerek kalmaz. Herkesin sevdiği bir Adil Dayı vardı, eşi evlerden ırak, o menhus hastalığa yakalandı. Karısının son ümidi ameliyat olmaktı fakat ameliyat için tam kırk bin lira gerekiyordu. Adil Dayı’da nerede o para? Bankaya gitse, banka ipotek ister, nerede mal? Kefil arasa, bu devirde bankanın kabul edeceği kefili nerede bulacaksın? Denize düşen misali, o da bu Ruşen Ağa’ya gider. Uzun uzun derdini anlatır ve karısını kurtarmak için kırk bin lira borç vermesini rica eder, yalvarır. Ruşen Ağa bu, kaçın kurası, paranın kokusunu yedi dağın ötesinden alır. Adil Dayı’ya şöyle der: “Bak Adil bilirsin seni çok severim. Sana param yok dersem yalan olur ama ben parayla para kazanan bir adamım. Öyle kırk bin lirayı pat diye sana veremem. Bilirsin ben tefeci değilim, üstelik de faiz dinimizce haram, ben üç kez hacca gitmiş adamım ama yine de sana yardımcı olmak isterim.” Adil Dayı şaşkın şaşkın yüzüne bakar. Ruşen Ağa devam eder: ” Şu benim traktörü görüyor musun? Bak bu Fiat ve daha iki yaşında, kız gibi. Bunu sana satayım.” Adil Dayı gözleri fal taşı gibi olmuş bir şekilde daha “Ama ben…” demişken, Ruşen Ağa sol eliyle Adil Dayı’nın ağzını kapatır, sağ elinin işaret parmağını dudaklarına götürüp, hastanelerdeki o meşhur hemşire işaretini yapar: “Susss.” Sonra devam eder: “ Bak aslında bu traktörün değeri çok daha fazla ama bunu sana 50 bin liraya satayım.” Adil Dayı tekrar bir şey söylemeye kalkar ama Ağa’nın eli yine berikinin ağzını kapar. Bir taraftan da kaşla göz arasında bir senet hazırlar ve Adil Dayı’ya “imzala” işareti yapar. Senette Adil Dayı’nın 50 bin lira borçlandığı yazılıdır. Zavallı Adil Dayı, imzayı atmıştır ama hala ne olup bittiğini anlamış değildir. Ruşen Ağa hemen seneti ceketinin iç cebine yerleştirir, sonra bir sigara yakar.
Ruşen Ağa, birkaç dakika sonra sigarasının izmaritini kül tablasına bastırırken, Adil Dayı’ya dönüp: “Yahu Adil şu senin Fiat traktör hoşuma gidiyor. Anlaşırsak, onu satın alabilirim.” Adil Dayı şaşkındır. Ruşen Ağa gayet soğukkanlı bir şekilde sözünü tamamlar: “Adil senin traktöre 40 bin lira veriyorum, hem de peşin!” Zavallı Adil Dayı hala neler olduğunu anlamamış ama 40 bini duyunca hemen razı olmuştu. Çünkü onun aklı hasta olan karısındaydı. Önce bir traktör sahibi olmuş, sonra da elini bile sürmediği traktörünü Ruşen Ağa’ya satmıştı. Şimdi Adil Dayı’nın elinde 40 bin lira, Ruşen Ağa’nın cebinde ise tarihi altı ay sonraya atılmış 50 bin liralık bir senet vardı. İşte Ruşen Ağa böyle bir ağaydı.
Ruhi efendi heykelini paraya çevirmek için en uygun kişinin işte bu Ruşen Ağa olduğunu düşündü. Kendi kendine mırıldandı: “Zengin arabasını yüce dağdan aşırır, fakir düz yolda şaşırır” derler. Ertesi günü Ruhi efendinin damındaydılar. Ruşen Ağa heykele şöyle bir baktı, sanki çok anlarmış gibi “Aslında o kadar etmez ama bir on bin lira vereyim” dedi. Ruhi efendinin lafı uzatacak hali yoktu, alış veriş bitmişti. Ruhi efendi mutluydu.
Çolak Muzo bu yörede tanınan, arada köye uğrayıp, köylünün tarlasında bulduğu ufak tefek, çanak, çömlek, sikke… vs. yi satın alan, bu işin ticaretini yapan biri, kısacası tarihi eser kaçakçısıydı. Ruşen Ağa bu kaçakçıya telefon etti, Çolak Muzo ertesi günü Ruşen Ağa’nın karşısındaydı. Onu heykelin olduğu depoya götürdü. Çolak Muzo heykeli görünce adeta nutku tutuldu, bir süre konuşamadı. Hiç bu kadar güzel heykel görmemişti, belki müzelere falan gitse görürdü de, onun işi müzelerle değildi.
- Ağam bu heykel büyük esnaf işi, buralarda bunu satın alacak kimseyi bulamayız. Buna İstanbul’dan alıcı bulacağız. Ruşen Ağa biraz endişeli: “Aman Muzo bu işi sağda solda dillendirme gözünü seveyim. Bu işler netamelidir, başımıza iş açmayalım.”
- Ruşen Ağam hiç olur mu öyle şey? Senin için rahat olsun, bu bizim işimiz, yalnız benim komisyonumu unutmazsın değil mi? Ruşen Ağa kaşlarını çattı:
- Olur mu öyle şey, sen de payını alacaksın elbet.
Çolak Muzo birkaç gün sonra yanında bir adamla köye geldi. Adam 45 yaşlarında, esmer, kirli sakallı, avurtları çökmüş, parmakları sigaradan sararmış biri idi. Lafı uzatmadan heykelin bulunduğu depoya yöneldiler. Heykeli görünce adamın yüzüne adeta usta bir poker oyuncusunun duygusuz ifadesi oturdu. Hiçbir şey söylemeden elini okşar gibi, heykelin çok ince perdahlanmış göğsünde dolaştırdı. Her ne kadar duygularını saklamaya çalışsa da her halinden heykeli çok beğendiği anlaşılıyordu. Sessizliği Çolak Muzo bozdu: “Ne diyorsun Enis abi?” Berikinin cevabı tek kelimelik oldu: “Güzel.” Adam sonra Ruşen Ağa’ya dönüp: - Ne kadar istiyorsunuz , diye sordu. Ruşen Ağa “Yüz bin dolar” dedi. Enis 15-20 saniye kadar düşündükten sonra, elini Ruşen Ağa’ya uzattı: “Anlaştık.” Her şey o kadar çabuk olup, bitmişti ki, buna en çok Ruşen Ağa şaşırmıştı. Karşısındaki adamın hiç pazarlık yapmadan, yüz bin doları hemen kabul etmesine hayret etmiş, “Keşke daha fazla isteseymişim” diye hayıflanmıştı ama artık yapacak bir şey yoktu. Enis, Ruşen Ağa’ya:
- Yarın gün batarken, kasabanın girişindeki köprü başında bekleyeceğiz. Buraya yabancı plakalı bir araçla gelmemiz etrafın dikkatini çekebilir. Oradaki büyük söğüdün altında malı bizim araca nakledince paranı alacaksın. Enis’in bu otoriter, buyurgan tavrı Ruşen Ağa’nın hiç alışık olmadığı bir tarzdı, pek hoşuna gitmedi ama sonuçta adam haklıydı, malını teslim alınca, parayı ödeyecekti. Ertesi günü akşam üstü anlaştıkları gibi Ruşen Ağa, heykeli kamyonetin kasasına koyup, kasabaya doğru yola çıktı. Güneş batmak üzereydi, Ruşen Ağa’da ne de olsa belli bir gerginlik vardı, neyse ki artık yolu da yarılamış sayılırdı, şunun şurasında kasabaya ne kalmıştı ki? Ama o da ne! Yolda bir jandarma sağ elinde yanıp sönen, kırmızı renkli dur işareti, sol eliyle de durmasını işaret ediyordu. “Hay aksi” diye söylendi. Yavaşça frene bastı, kamyoneti sağa çekti, aracın camını açtı.
Jandarma eri ehliyet ve ruhsatı istedi. Sonra bunları yolun kenarında bekleyen bir sivile götürdü. O ana kadar kenarda bekleyen sivili fark etmemişti. O sivil şahıs el feneri ile ehliyeti dikkatlice gözden geçirdi, bir taraftan ehliyetteki bilgilere bakıp, bir taraftan da elindeki telsizle birileriyle konuşuyordu. Kamyonetin içinden ne konuştuğu anlaşılmıyordu. Ruşen Ağa heyecandan titremeye başlamıştı. Derken o sivil şahıs kamyonetin açık camına yaklaşıp: - Aracın kasasında ne var? Ruşen Ağa kaskatı olmuştu. Önce “Şeyy…” dedi sonra “Hiçbir şey…”, en sonunda da “Bir taş parçası” diyebildi. Onun bu şaşkın tavırlarını gören sivil şahıs, askere dönüp: - Oğlum, bak bakalım şu aracın kasasında ne varmış? Asker, keskin bir selam verip: “Baş üstüne komutanım” dedi ve bir solukta kamyonetin kasasına çıktı. Bir dakika sonra aşağıya seslendi: - Komutanım burada kilimlere sarılmış, her tarafı koli bandı ile bantlanmış, ağır bir cisim var! Komutan keskin bir tonla emretti: “Aşağı indir!”
Askerin yalnız başına indirmesi mümkün değildi, komutan da yardıma geldi. Sonra da Ruşen Ağa’dan yardım istediler. Ruşen Ağa isteksizce yardım etmeye geldi, artık titremeleri saklanacak gibi değildi. Heykel nihayet yol kenarına inmişti. Komutan cebinden bir çakı çıkardı. Önce heykelin baş tarafına dolanmış urganı, sonra koli bantlarını, daha sonra da kilimi kesti. Apollon’un başı ve onu çevreleyen defne dalları bütün güzelliği ile ortaya çıkmıştı. Komutan sert bir sesle: - Bu nedir? Kime götürüyorsunuz? Nereden aldınız? Ruşen Ağa’nın arka arkaya gelen bu sorulara verilecek hiçbir yanıtı yoktu. “Ben… Yani aslında… O taşı şey yapmak için…” gibi anlamsız kelimeler geveliyordu. Komutan aynı sert ses tonuyla, askere seslendi:
- Tarihi eser kaçakçılığı! Oğlum derhal müsadere tutanağı tutulacak ve bu adamı karakola teslim edeceğiz. Asker aynı sertlikte yanıtladı: “Baş üstüne komutanım!”
- Oğlum önce şahsın kimlik bilgilerini, sonra yeri, tarih ve saati yaz. Sonra da… Ruşen Ağa bir ara bayılır gibi oldu, sonra kendini toparladı. Artık her şeyin sonuna gelinmişti. O sırada, karşı yönden gelen bir kamyonet yanlarında durdu. Araçtan inenler Enis ve Çolak Muzo idi. Başı açıkta olan heykel yolun kenarında yatıyor, komutan askere tutanağı dikte ediyordu. Enis önce Ruşen Ağa’ya bakıp “Ne oldu” der gibi bir işaret yaptı. Ruşen Ağa’nın dişleri birbirine vuruyordu, konuşacak durumda değildi. Enis, Ruşen Ağa’ya eliyle biraz uzaklaşmasını işaret etti, Ruşen Ağa 5-6 metre öteye gitti. Sonra komutanın yanına gidip bir şeyler konuşmaya başladı. Enis birkaç dakika komutanla konuşup, arada eliyle Ruşen Ağa’yı ve heykeli göstererek, sanki komutanı bir şeylere ikna etmeye çalışıyor gibiydi. Sonra komutanla askeri yalnız bırakıp, Ruşen Ağa’nın yanına geldi, elini sağ omuzuna koydu: “Ağam komutanla konuştum durum çok kötü, bu suçun cezası 5 sene 6 aydan başlıyor. Galiba yine de bir çözüm yolu bulacağız gibi ama biraz masraflı olacak” dedi. Ruşen Ağa çömeldiği yerde iki elini yumruk yapıp, çenesinin altına koymuş, orada tespih böceği gibi büzülüp kalmıştı. “Masraf” kelimesini duyunca birden canlandı: “Ne kadar?” Bu sefer Enis sordu: ”Üstünde ne kadar var?” Ruşen Ağa: “Cebimde beş bin kadar var, bir de arabadaki zarfta bugün topladığım kiralar ve hasılat olacak, kırk bin küsur.” Enis: “ Sen hele onları getir hemen, bilmem komutanı ikna edebilecek miyiz?” Ruşen Ağa hepsini Enis’e teslim etti. Enis paralar ve zarfla birlikte komutanın yanına gitti.
Komutan elindekileri cebine yerleştirirken, Ruşen Ağa’ya yaklaştı:
- Bu seferlik seni affediyorum ama bir daha görmeyeyim. Yoksa elimden bu kadar ucuza kurtulamazsın. Şimdi çek git bakalım. Ruşen Ağa yaşlı gözlerle komutanın ellerine sarıldı. Sonra direksiyona geçmesiyle aracın köye doğru gözden kaybolması bir oldu.
Enis askere dönüp: “Artık sen de bir an önce çıkar şu üstündekileri” dedi. Adam alelacele üstündeki asker giysilerini çıkarttı. Hep birlikte heykeli Enis’in kamyonetinin arkasına yerleştirdiler, ikisi ön tarafa, Enis’in yanına, Çolak Muzo da kamyonetin arkasına bindiler ve Ruşen Ağa’nın tam aksi yönünde hızla uzaklaştılar.